EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

ECF Mimarlık’a Sorduk...

Teknolojinin inanılmaz hızlı bir şekilde ilerlemesi ve benzeri birtakım reel gerçeklerin, üzerinde hayatımızı devam ettirdiğimiz yerküreyi içinden çıkılmaz bir sona doğru sürüklediği yadsınamaz bir gerçek. Doğal kaynakların tüketilmesi, günübirlikçi yaşam tarzı ve materyalist birtakım düşünce perspektifinde oluşan “rant” zihniyeti, maalesef bir ziyaretçi olarak geldiğimiz yerküreyi daha yaşanmaz bir hale getirerek gitmemizi netice veriyor.

Fatih Adnan Albayrak 2003 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümünden mezun oldu. 2003-2005 yılları arasında yurtiçinde ve yurtdışında farklı mimari bürolarda çalışan Mimar Fatih Adnan Albayrak, 2005 yılında Babası Mimar Eşref Albayrak ile birlikte ECF Mimarlığı kurdu. 2009 yılında Mimar Onur Akgün’ ün proje yöneticisi olarak ekibe katılmasıyla birlikte yeni bir oluşum

içine giren ECF Mimarlık 9 yıllık mimarlık serüveni süresince, konut, AVM, üniversite kampüsü, ofis binaları, kamu binaları, kültür merkezleri, tiyatro ve sergi salonları, gibi farklı fonksiyonlarda mimari projeleri üretme ve deneyimleme fırsatı yakalamıştır. Bu çerçevede insan yaşayışını en doğru şekilde sürdürecek tasarım ilkelerini korumaya çalışan bir disiplinle çalışmalarına devam etmektedir. LEED Gold sertifikası alan Anadolu yakasının ilk ofis binası olma özelliğine sahip Kavacık Ofis binasını tasarlayan ve yapım sürecinde aktif rol alan ECF Mimarlık, yeşil bina felsefesini deneyimlemiştir ve bu felsefeyi genel proje anlayışlarına adapte ederek sürdürmeyi hedeflemektedir.

Soldan sağa ayakta: Fatih Arslantürk, Onur Akgün, Münir Oymak, Fatih Gurbetoğlu,
Soldan sağa oturan: Soner Bilgin, Fatih Adnan Albayrak

Yeşil, sürdürülebilir, ekoloji gibi kavramlar son yıllarda hayatımıza yoğun olarak girdi ve farklı mecralarda bir çok şekilde tartışılıyor. Sürdürülebilir mimarlık kavramı da günümüzün trend konularından bir tanesi. Mimarlığın sürdürülebilir ve ekolojik boyutu ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz? Ülkemizde yapılan çalışmalarda bu kavramların özümsendiğini, doğru algılandığını ve uygulandığını düşünüyor musunuz?

Yaşadığımız yüzyıl itibarı ile geldiğimiz noktayı düşünecek olursak; teknolojinin inanılmaz hızlı bir şekilde ilerlemesi ve benzeri birtakım reel gerçeklerin, üzerinde hayatımızı devam ettirdiğimiz yerküreyi içinden çıkılmaz bir sona doğru sürüklediği yadsınamaz bir gerçek. Doğal kaynakların tüketilmesi, günübirlikçi yaşam tarzı ve (belki de en önemlisi) materyalist birtakım düşünce perspektifinde oluşan “rant” zihniyeti, maalesef bir ziyaretçi olarak geldiğimiz yerküreyi daha yaşanmaz bir hale getirerek gitmemizi netice veriyor.

Mimarlar, toplumun içinde bu konu ile direkt temas halinde olan pivot sayılabilecek konumdaki fertlerdir. Ortaya koyduğumuz tasarımlar, yapılar çevreye olan tutumumuzu, duyarlılığımızı da sergilemektedir. Daha yaşanılabilir alanlar tasarlamak, yeşile daha fazla önem vermek hem psikolojik hem de sosyolojik olarak önem arz etmektedir. Sadece bugünü düşünerek yaşamak çok önemli sorunları da beraberinde getirmekte; gelecek nesillerin de bizlerden sonra bu toprağı paylaşacağını unutmadan, sürdürülebilir tasarımlar ortaya koymak bizim için vazgeçilemeyecek bir durum oluşturmaktadır.

Ülkemizde bu konu ne kadar dikkate alınıyor diye soracak olursanız eğer, açıkçası Resmi Kurumlar konu ile ilgili birtakım düzenlemeler yapmaya çalışsa da, bunlar konuya ilgi duyulduğunu gösteren göstermelik düzenlemelerden öteye gidememekte. Yakın zamandan Almanya’da yaşayan ve çalışan bir meslektaşımla yaptığım sohbette sürdürülebilirlik ile ilgili bazı kriterlere uyulmadığı takdirde yapı inşaat ruhsatı alınamadığını öğrendim. Türkiye’de de daha somut sonuçlar alınabilmesi için benzer yaptırımlara gidilebilir. Mimari tasarımlarda da durumun pek farklı olduğu söylenemez açıkçası. Rant öyle bir noktaya gelmiş durumda ki; yatırımcı kendisine tanınan hakkı 1m² bile kaybetmek istemiyor. Bu rant’ı onlara sunan idare de maalesef bu konu hakkında doğru bir planlama yapması gereken yerde, bunu daha da şişirerek şehri içinden çıkılmaz, yaşaması daha zor, yeşili neredeyse yok denecek bir hale getiriyor. Yapılan bazı tasarımların ekolojik olduğunun gösterilmeye çalışılması, projeye satışta artı bir değer kazandıracağı düşünüldüğü için işveren tarafından talep edilen trajikomik bir durum açıkçası.

Mimarlık sürdürülebilir inovasyon için önemli bir arena denilebilir. Konut sektöründeki hızlı gelişim sürdürülebilir, çevreci ve yenilikçi tasarımları hayata geçirmek için iyi bir fırsat olsa da, kamusal ve işyeri binalarının bu gelişimi biraz geriden takip ettiğini söyleyebilir miyiz? Bu bağlamda mimaride sürdürülebilir tasarım aşamalarından bahsedebilir misiniz?

Ben bu görüşe katıldığımı söyleyemeyeceğim. Bir yapının sürdürülebilir olarak tasarlanması onun farklı kategorilere ayrılarak sınıflandırılmasını gerektirmez. Konutta daha çok, ofiste daha az gibi bir ayrım yapılmasını doğru bulmuyorum. Yapı, fonksiyonu ne olursa olsun barınma, çalışma, tedavi, vs. bir amaç uğruna tasarlanmış ve yapılmış bir meta’dır. Dolayısı ile her ne amaçla yapılırsa yapılsın önemli olan, bir yapı yapılırken sürdürülebilirlik açısından ne kadar dikkat edildiğidir. Kavacık’ta yapmış olduğumuz bir iş merkezi projemizde işverenimizin de konuya duyarlı olması neticesinde güzel bir proje yapma fırsatı yakaladık. Enerji kaybını en aza indirgeyebilmek için güneş ışığını kontrol edebilme amacı ile güneş kırıcı elemanlar kullandık. Yağmur suyunu depolayarak, binanın genel su ihtiyacının karşılanmasında kullandık. Yapının teras çatısında pv paneller ( photovoltaic panel) kurgulayarak, yapının genel elektrik ihtiyacının (ortak kullanım alanlarının aydınlatılması vb. gibi) buradan karşılanmasını istedik (ilk yatırım maliyetinin çok yüksek olmasından dolayı yatırımcı bu kısmı gerçekleştirmedi). Kullanılan malzemelerde çevreye olan zararı en aza indirgemek için yakın lokasyondan getirilebilecek ve/veya yerli malzeme kullanımına dikkat etmeye çalıştık. Sonuç olarak önemli olan; yapının niteliğinden çok, tasarımın her aşamasında sürdürülebilir olmaya ne kadar dikkat ettiğinizdir.

İnşaat yöntemlerinin rasyonalizasyonundan sağlanacak ekonomik tasarruflar ile, yapıdan kaynaklanacak sağlık sorunlarının daha baştan oluşmamasının yaratacağı ekolojik tasarrufları karşılaştırmak konusunda ki düşünceleriniz nelerdir? Buna göre doğru bina yapım yöntemleri sizce nasıl olmalıdır?

Sağlanacak olan ekonomik tasarrufların işverene düzgün bir şekilde anlatılmasının önemli olduğunu düşünmekteyim. İşveren için, ilk yatırım maliyeti göz korkutucu bir durum oluşturabilir. Fakat yapılan bu yapı bizim gibi yaşayan bir öge, sadece birkaç yıllık bir yaşam değil. On yıllar düşünülerek oluşturulabilecek fizibiliteler ile sağlanacak ekonomik tasarruflar izah edilebilirse işverende bizimle paralel düşünebilir. Tabi burada ön plana çıkan önemli bir sorun işveren bu yapıyı kendi kullanımı için mi, yoksa satıp para kazanmak için mi yapıyor? Yatırım amacı ile yapılan yapılarda, işverenden böyle bir duyarlılık beklemek biraz zor ne yazık ki.

Yapıların çevreci ve insan sağlığına uygun olabilmesi için mevcut sertifika sistemlerinden birine sahip olmaları yeterli midir? Asıl hedefin sertifika almak olmaması için sizce neler yapılabilir?

Daha önce de kısmen değinmiştik belki ama en önemli çelişki bu konuda yaşanmakta. Sertifika almak sanki bir trend haline gelmiş durumda. Değerleme uzmanları da işverenleri bu konuda ‘’eğer bir sertifika alabilirsek, bu satışımıza pozitif yönde yansıyabilir’’ şeklinde motive etmekte ve yapının çevreye duyarlı bir yapı olarak tasarlanması yine bir rant unsuru halinde kullanılmakta. Dolayısı ile sertifika almak tabi ki yeterli değil! Bu koşulların tasarım aşamasında sağlanmış olması ve aradan belirli bir süre geçtikten sonrada, yapı hala çevreci mi kontrolü yapılması önemli.

Dünyada gelinen çevre şartları, bazı ülkelerde bir sosyal sorumluluk duyarlığı eşiğinde bir sertifika sistemi oluşturmaya yönlendirmiş diyebiliriz. Bu sistem henüz çok yeni ve her ülkede farklılık gösteren bir yapıya sahiptir. Her ülkenin kendi yerel şartları ve kullanım özelliklerine göre de değişen kriterleri bulunmaktadır. Ülkemiz adına bazı kriterlerin olmazsa olmaz olarak yönetmeliklere ciddi anlamda girmesi de, sertifika alımlarının rant unsuru olarak kullanılmasının önüne geçici bir tedbir olabilir.

İnsanın biyolojik ve ruhsal sağlığını kaçınılmaz bir şekilde belirleyen iç mekanlara dair -toksikler, radyasyon, nem, hacim gibi kalite kriterleri bakımından- genel bir değerlendirmenizi alabilir miyiz?

İç mekan yaşam kalitesi doğrudan kullanıcıyla temas halinde olduğu için ciddi bir önem arz etmekte. Genel mimari kriterler doğrultusunda, yapının bir ana taşıyıcı iskeletini oluşturup, onu örten bir kabukla, ‘’yapı’’ oluşturulmuş oluyor. Bu aşamada bile yapının iç mekanını etkileyebilecek ana sorunlar oluşabilmekte.

Örneğin tünel kalıp sisteminin sorunları. Hızlı bir yapı sistemi olmasına rağmen, beraberinde birtakım sıkıntıları da barındırmakta. Tünel kalıp sisteminde ara bölme duvarlarının da betonarme olarak imal edilmesi o hacimdeki tüm yüzeylerin demir içermesine; bu durumda bu alanı bir faraday kafesi haline getirmektedir. Dolayısıyla oluşan mekan, içerideki yaşayan bireyi doğrudan olumsuz etkilemektedir. Bir başka sorunu ise, özellikle havadaki nem oranı yüksek olan bölgelerde, başta yapının dış kabuğu olmak üzere, büyük bölümünün beton olması, romatizmal hastalıklara neden olabilmektedir.

Bu gibi genel mimari öge oluşumu sonrasında, yaşama birincil etkisi olan iç mekan tasarımında seçilecek malzemeler, direk temas açısından insan hayatı ve psikolojisine doğrudan etki etmektedir. Malzemelerin ham maddesi, kanserojen olup olmadığı gibi durumların öneminin yanında renk dahi psikolojik olarak yaşayan ögeyi etkileyebilmektedir.

Mevcut bir bina her koşulda sürdürülebilirlik ilkelerine göre revize edilebilir. Burada ekonomik / ekolojik verim dengesi sizce nasıl olmalı? Aynı şekilde sürdürülebilir teknolojilerin tarihi yapılara adaptasyonunda nasıl bir yol izlenmeli?

Oluşmuş bir yapı üzerinde birtakım düzenlemeler yaparak onu daha sürdürülebilir hale getirmek pek tabi mümkün. Malzeme çok önemli diye düşünüyorum. Firmalar her geçen gün daha duyarlı bir hale geliyor ve ürün skalalarında çevreci, geri dönüşebilir ürünler ortaya koyuyorlar. Oluşmuş yapıda yapılacak revizyonlarda bu tür malzeme kullanımına gidilebilir. Yapının temel fonksiyon değişikliklerinde sıhhi tesisat, enerji verimliliği adına yapılacak ısıtma-soğutma sistem revizyonlarında da birtakım önlemler alınabilir ve yapı daha ekolojik bir hale getirilebilir.

Tarihi yapılar konusunda, yapının tarihi karakteristik özelliklerini zedelemeden bir müdahale yapılacaksa yapılmalı ama bu noktada ekonomik müdahaleleri doğru bulduğumu söyleyemem. Çünkü karakteristik olarak o yapı, zaten yaşadığı dönemi bize sunmakta, mesela onun üzerinde ısı kaybı ile ilgili bir önlem alsanız o zamanı tam anlamıyla yaşamış olamayacaksınız!

Hammaddesi ahşap, toprak ve saz gibi doğal yapı malzemeleri artık çağdaş teknolojiler ile üretiliyor. Bunların piyasaya kabulü konusunda ne düşünüyorsunuz?

Teknolojinin ilerlemesi ile birlikte bazı malzemeler inovatif anlamda uzun ömürlü ya da bazı açılardan daha faydalı bir hale getirilebiliyor. Fakat kaçırılan nokta şu ki malzeme doğallığını kaybediyor. Doğal olan her zaman tercih sebebidir. Teşbihte hata olmaz ise; estetik bir cerrahın elinden çıkmış bir güzeli mi, yoksa doğal bir güzeli mi tercih edersiniz diye sorsam cevabınızı tahmin edebiliyorum.

Durum insanların malzeme tercihlerinde de benzerlik gösterecektir. Ben de malzemeyi doğal olarak kullanmayı tercih ederim. Rengi, dokusu önemli benim için. Tabi ki zamanla yaşayan malzeme ortam koşullarından etkilenecektir. Teknoloji bu noktada kullanılması gerekse bile, malzemenin doğallığını tamamen yok etmemeli, yapay bir hale getirmemeli. Teknoloji hayatımızın her noktasına nüfuz etmiş durumda, bizi de yapaylaştırmaması için dikkat edilmeli.

Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)