EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

Yere Ait Projeler​ Üretmeyi Hedefliyoruz

Fibrobeton sponsorluğunda hazırlanmıştır.

ERGÜN MİMARLIK
ESER ERGÜN, CAVİT ERGÜN

Eskiz aşamasından şantiye aşamasına kadar projelerde var olmayı tercih ettik. Mimari karakter olarak ise genel çıkış noktamız her zaman çevre ile iletişim oldu. Yeri analiz ediyoruz, yere ait yapılar yapmayı hedefliyoruz. Bu yerin doğal özellikleri de olabilir, yapılı bir coğrafyada ise kentsel doku olabilir. Olabildiğince yere ait projeler üretmeye çalışıyoruz.

Ergün Mimarlık nasıl kuruldu, gelişim sürecinizi ve mimari vizyonunuzu anlatabilir misiniz?

Cavit Ergün: Ergün Mimarlık 1995 yılında kuruldu ve kurulduğumuz günden itibaren çeşitli ölçeklerde ve işlevlerde mimari projeler üretiyoruz. Bu süreci dönemin mimarlık ve inşaat gerçekleri bağlamında değerlendirecek olursak kısaca şöyle özetleyebiliriz; 1980 yılı öncesinde ülkemizde geniş bir mimarlık piyasasından bahsetmek çok mümkün değildi. Bu yıllarda daha çok kamu sektörüne üretilen projeler ağırlıklıydı. Bu dönemde kurucu ortağımız Ender Ergün’ün Almanya’daki uzun süreli ofis deneyimi ve ulusal - uluslararası yarışma tecrübesi Ergün Mimarlık’ın altyapısını oluşturan çok önemli unsurlar oldu. Dolayısıyla kuruluşumuz itibariyle yarışma kökenli bir ofisiz. Yarışmaların oluşturduğu rekabet ortamının mimarlığın niteliksel yönüne sağladığı katkıyı her zaman önemsedik. 90’lı yıllarda özel sermayenin inşaat piyasasındaki etkinliğinin artmasıyla mimarlık dünyasının da canlandığına şahit olduk. Bu durum, ilk etapta kamunun açmış olduğu proje yarışmaları ile temellendirdiğimiz ve kurduğumuz Ergün Mimarlık’ın bugünlere kadar gelişerek gelmesinde önemli bir rol oynadı.

2001 yılındaki ekonomik krizde yaşanan durgunluk tüm ülke gibi bize de sirayet etti. Ancak 2005 yılında gündeme gelen kentsel dönüşüm yasası ile birlikte kentlerin dokusuna nüfuz eden büyük inşaat projeleri göze çarpmaya başladı. Mimarlık ofisleri büyüdü ve ivme kazandı. Eser Ergün’ün de ortak olarak aramıza katılması ve 3-4 kişilik ekibimizin bir miktar büyümesi de bu döneme denk gelmekte. Palladium AVM ve Nidakule Kozyatağı gibi AVM ve yüksek yapı sınıfında türdeşlerinin ofisimizce tasarlanan erken örneklerinin inşası da bu dönemde gerçekleşti. 

Oltu Müzesi

2010 yılından sonra ise yapı ve inşaat sektörü farklı bir boyuta geçti, 3.Havalimanı, 3.Köprü, Kanal İstanbul gibi neredeyse coğrafyaya hükmedecek mega projelere tanık olmaya başladık. Bu dönemde konut piyasasının hızı, önüne geçilemeyecek bir seviyeye ulaştı. Paralel olarak bizim de büyük ölçekli konut projelerindeki tecrübemiz oldukça arttı. Ortaklarımızdan Zeynep Ergün ve Esat Özkan’ın katılımıyla iç mimari departmanımızı da kurduk.  

Piyasanın çok hızlı büyüdüğü bu süreçte bazı dengeleri korumaya çok dikkat ettik. Yeniliklere açık olmak, kendimizi tekrar etmemek, rasyonellikten mümkün olduğunca uzaklaşmamak, yapıları tasarlarken çevresel bağlamı ön planda tutmak gibi... Bu arada yatırımcılar ile olan ilişkileri de belli bir dengede tutmaya çalıştık. Onlardan gelen talepleri dinleyerek, bu talepleri belli bir süzgeçten geçirerek, kendi tecrübelerimizi ve yaratıcılığımızı arttırarak onların taleplerini yerine getirdik.

Eser Ergün: Bu gelişim sürecinde hızlı ve aşırı büyümeyi hiçbir zaman tercih etmedik. Bu tartışarak bilinçli olarak verilmiş bir karardı ve bizim bir noktada mesleğe bakış açımızla örtüşen bir durumdu. Çünkü projelerin genelde her noktasında var olmayı tercih ettik. Seri üretim mantığında, sürekli ruhsat projesi çizen ya da yabancı ekipler tarafından tasarlanan konseptleri uygulanabilir hale getiren bir ofis olmayı istemedik. Bu duruma yönelik hatırı sayılır fırsatlar oldu ama bunları değerlendirmedik. Eskiz aşamasından şantiye aşamasına kadar projelerde var olmayı tercih ettik. Mimari karakter olarak ise genel çıkış noktamız her zaman çevre ile iletişim oldu. Yeri analiz ediyoruz, yere ait yapılar yapmayı hedefliyoruz. Bu yerin doğal özellikleri de olabilir, yapılı bir coğrafyada ise kentsel doku olabilir. Olabildiğince yere ait projeler üretmeye çalışıyoruz.

Oltu Müzesi Projesi tarihsel bir simge ve aynı zamanda çevresiyle uyumlu bir tasarıma sahip. Bu projede kamunun ve belediyenin sizden beklentileri nelerdi? En önemli gördüğünüz nokta nedir bu projede?

E.E: Özetlemek gerekirse, bölgeyi iyi okumamız beklendi ve oranın kimliğine uygun bir yapı yapmamız istendi. ‘‘Erzurum Oltu’da böyle bir proje var konsept proje üretebilir misiniz?’’ diye bir teklifle bize gelindiğinde biz hemen oraya gitmek istedik ve gittik. Bu hem işvereni şaşırttı hem de birkaç gün sonra kaymakam bizi karşısında gördüğünde o da çok memnun oldu. Çünkü bazen bu tip taleplere uzaktan iştirak edilebiliyor ve yere gidilmeyip bugünün imkânları sayesinde uzaktan projeler üretilebiliyor. Erzurum’u tekrar gezdik. Oltu’yu analiz ettik, arazinin bütün ulaşımsal ve topoğrafik özelliklerini yerinde deneyimledik. Onun üstüne kafa yormaya başladık. Bunu yaparken de tasarladığımız yapının bölgeye ait olması yaklaşımını hep ön planda tuttuk. Biliyorsunuz Erzurum Selçuklu dönemine ait çok önemli eserlere ev sahiplği yapan bir şehir. Bu yapıları tek tek gezdik ve özellikle malzeme seçimleri, plan şemaları, mekân kurguları, kütle kompozisyonları üzerine çalıştık. Bunların prensiplerini anlamak için çaba gösterdik. Bu çabayı taklitten uzak, çağdaş bir mimari dil ile tasarıma dönüştürdük. Başarılı da olduğumuzu düşünüyoruz. Kaymakamlık ve Belediyeden aldığımız geri bildirimler de bunu destekler nitelikte.

Modern mimaride sürdürülebilirlik yaklaşımlarını nasıl buluyorsunuz? Bu yaklaşımla ele alınan projeler, geleceğin mimarisinde nasıl konumlanacak?

C.E: Sürdürülebilirlik kavramını son 10-15 yıldır daha sık duymaya başladık ama aslında çok daha eski kavramlar. Tabii ki sadece mimarlık alanında değil her alanda geçerli bir tanım bu. Ama bir mimari akımmış ya da bir moda terimiymiş gibi algılanmaması gereken bir kavram. Çünkü sürdürülebilirlik yaşamın devam etmesi için gereken hayati bir mesele ve bir zorunluluk. 

Özellikle mimarlığın da baş aktörlerinden olduğunu düşündüğümüz inşaat sektöründe binalar ile ilgili yapılan araştırmalar gösteriyor ki sera gazı salınımlarının %35-40’a varan oranlardaki sorumlusu binalar. Keza sektör genelinde ise inşaat sektörü doğal kaynakların tüketiminin %50’sinden sorumlu. Bu açıdan değerlendirildiğinde iklim değişikliği konusu kapıda bile diyemiyoruz çünkü; artık evimizde, odamızda. İklim felaketi artık bir dış politika konusu olmuş durumda. Madem bu ülkede inşaat sektörü bir lokomotif görevinde o zaman bu olayın daha yüksek bir ölçekten ele alınması gerektiğine inanıyorum. 

Bazı tanımlamalar var; akıllı bina, doğa dostu bina gibi… Bu kavramların altını doldurmak gerekiyor. Çünkü bir yapının sosyo-kültürel, ekonomik ve çevresel bağlarının iyi kurulması gerekiyor. İlişkilendirmelerin sağlam zeminde yapılması gerekiyor… Meselâ - bazı haberlerde rastladığımız- ormanlık bir alanın ya da yeşil bir arazinin talan edip, oraya bina oturtup sonra biz doğal malzeme kullandık demek, aslında bu kavramların yüzeyde kaldığını gösteriyor. Sürdürülebilir yapı anlamında baktığımızda; bireysel çabalar, kamuoyunun belirli bir talebi, STK girişimleri, üniversitelerin desteklediği projeler var. Ama tabii ki bunlar yeterli olamıyor. Çünkü yerel yönetimlerin teşvik gücü olduğu gibi yaptırım gücü de olduğu için, bu kıstasların ve kriterlerin kamusal binaların hepsinde, idari binalarda, eğitim binalarında, hastanelerde gözetilmesi gerekiyor. Biraz önce yüksek ölçekten bakılması derken bunu kastettim. Meselâ Avrupa Birliği şu anda normal hayatın devam edebilmesi için tek kullanımlık plastikleri yasaklamak için girişimlerde bulunuyor. Zero-waste yani hiçbir atık olmayacak şekilde tüketim stratejisi geliştiriyorlar. 
Mimarlık alanına baktığımızda ise Almanya bazı yasalar çıkarıyor ki şöyle; ofis binalarında her çalışanın hem gün ışığına hem de açılabilir bir pencereye erişebilir olması zorunluluğunu getiren yasalar var. Dolayısıyla bunların ülkemizde de uygulamaya geçmesi gerekiyor. Ve tam tersine, aslında birçok konuda yapılmaması gerekenlerin hâlâ yapıldığını görüyoruz. Yapı sektöründe bazı soruların sorulmasıgerekiyor. Neden güneş ışığından faydalanmak varken yapay aydınlatmalarla içerisinin aydınlatıldığı, neden doğal hava alabilecekken yapay havalandırma kullanıldığı ya da neden son kalan yeşil alanlara halen inşaatlar yapılıyor gibi sorular sorulabilir.

Sürdürülebilirlik kavramını son 10-15 yıldır daha sık duymaya başladık ama aslında çok daha eski kavramlar. Tabii ki sadece mimarlık alanında değil her alanda geçerli bir tanım bu. Ama bir mimari akımmış ya da bir moda gibi algılanmaması gereken bir kavram.

3S Firuze Konakları

Tam bu noktada sormak isteriz, sertifika sistemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

C.E: LEED ya da BREEAM ilk defa farkındalığı yaratan ve sürdürülebilirlik kavramını  ele alan kurumlar olduğu için önemli olduklarını düşünüyorum. Dolayısıyla başlangıç olmaları anlamında da önemli bir rol üstlenmiş durumdalar. Ancak sadece Türkiye’de değil dünya geneline baktığımızda bu tip sertifikaların bir pazarlama aracı olarak da kullanıldıklarını görüyoruz. Dolayısıyla bu tip kuruluşlara bence daha fazla sorumluluk düşüyor ve daha aktif rol almaları gerekiyor. Bir bina için sertifikalara başvurulduğu zaman belli kriterler gerekiyor. Bu kriterlerin yerine getirilmesi için bir puanlama sistemi var. Bu kriterlerin bazıları gerçekten de binaya sürdürülebilirlik anlamında olumlu özellikler getiriyor. Ancak bu binalar kullanıma açıldıktan ve sertifikalar alındıktan sonra söz verilen ve vaat edilen özellikler gerçekten uygulanıyor mu? Yoksa bunlar sadece bir yarışma gibi puan almak için mi yapılıyor? Bu noktada LEED’in bir yaptırım gücü bir kontrol mekanizması olmalı. Bu anlamda enerji ve verimlilik derecelendirmesi yapan sertifika kuruluşlarının bu işin hakkıyla yapılabilmesi için daha aktif rol almaları gerektiğini düşünüyorum. 

3S Firuze Konakları Satış Ofisi

Türkiye’nin en büyük yatırımcılarına proje yapıyorsunuz, bu konuda onlarda nasıl bir algı var? 

C.E: Konunun çok fazla bilincinde olan ve gayrimenkul sektöründe hatırı sayılır yere sahip firmalar var. Mesela yaptığımız ilk sertifikalı binalardan olan Nidakule Göztepe’de, yatırımcı ilk görüşmede bu isteğini iletti. Ancak bir noktadan sonra ister istemez her konuda olduğu gibi bu konunun da bir pazarlama aracına dönüşmesi kaçınılmaz bir durum. Binaya ait bir özelliği bir satış kataloğuna eklemeye başladığınız anda kendiliğinden bir değer oluşturmaya başlıyor. Değer oluşturunca da bu diğer örneklere emsal teşkil ediyor. Çıkış noktası sorumluluk gerektiren bir bakış açısı olsa da yolda biraz anlam kaybı yaşanabiliyor maalesef...

Revit ve BIM uygulamalarını projelerinizde kullanırken tasarım, planlama ve uygulama aşamalarında ne gibi kolaylıklar yaşıyorsunuz, BIM ile proje üretmenin avantajları nelerdir?

E.E: Yaklaşık 1-1,5 senedir BIM’e geçiş sürecindeyiz. Daha önce de böyle bir girişimimiz olmuştu ama başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bu sefer konuyu daha derinlemesine ele aldık ve oldukça iyi gidiyoruz diyebilirim. BIM uygulamalarına geçiş aslında üretim yaparken kullandığınız  programın değişikliğinin çok daha ötesinde bir konu. Tamamiyle bakış açısını, tasarım biçimini değiştiren bir araç. Tasarım biçimiyle birlikte ofis yapısını, ofisin server altyapısını, makine düzenini, düşünme biçimini, arşivleme sistemi gibi birçok şeyi değiştiren bir uygulama. Süreçlere yansıması büyük ölçüde olumlu. Kişisel mesleki gelişime katkısı büyük. BIM bizi birebir 3 boyutlu olarak o inşaatın içine sokuyor. Strüktürü, mimarlığın dışındaki disiplinlere ait elemanları, imalat detaylarını daha rahat kavrıyorsunuz. Tasarlama biçimi ve düşünme biçimini farklılaştırıyor. Parametrik bir yapısı var programın. Bir sistemi kurarken arkada birtakım parametrelere bağlı olduğunuzu öngörüyorsunuz. Üç boyutlu olduğu ve bazı yapay zekaya dayalı avantajları olduğu için hataları en aza indirgiyor. 

Mermerler Plaza

C.E: BIM’e geçiş yeni bir lisan öğrenmek gibi. Önce çalışma sisteminizin değişeceğini ve buna hazır olacağınızı bilmeniz gerekiyor.   Bu sadece tasarım aşamasında olan bir şey de değil, bina bittikten sonra işletme ve operasyonda aynı veri tabanından faydalanıldığı için sürdürülebilirlik konusu burada devreye giriyor. İşletme maliyetleri, operasyondaki kolaylıklar BIM’ın diğer geleneksel sistemlere göre avantajlarını yansıtıyor. 

Sistemin sürdürülebilir olması için nasıl şu an sertifikalarda on senedir bir farkındalık yaşanıyorsa ülkemizde, bu konuda da benzer bir sürecin yaşanması gerekiyor. Yurtdışına baktığımızda BIM artık kamu yapılarında ve devlet ihalelerinde zorunluluk haline geldiğini görüyoruz. Türkiye’de de bunun bu anlamda ele alınabiliyor olması, en azından yerel yönetimlerin ve diğer mercilerin de bunu bir şart ya da teşvik edici hale getirmesi gerekiyor. Bir ikincisi de burada özel sektördeki yatırımcıların da bu işi algılayıp gelecekteki önemini fark edip, bu konuda adım atmaları gerekiyor. Dünya hızla ilerliyor ve bu yakalanması gereken bir süreç, geride kalma şansımız yok. 

Malzeme sektörünü ve AR-GE çalışmalarını yeterli buluyor musunuz?
Sektör kendini günün koşullarına adapte edebiliyor mu? Kullanmayı çok sevdiğiniz ve vazgeçemediğiniz bir yapı malzemesi var mı? 

E.E:  AR-GE ile ilgili birçok malzeme sınıfında aslında Avrupa’nın çok gerisinde olmadığımızı düşünüyorum. Örnek vermek gerekirse cam elyaf takviyeli beton konusunda dünyanın üç firmasından birinin Türkiye’de üretim yaptığını biliyoruz. Seramik konusunda ithalatımızın yüksek olduğunu biliyoruz. Taş konusunda zaten ciddi zenginlikleri olan bir ülkeyiz. Bu nedenle arayıp da bulamadığımız bir malzeme olmuyor. 

Ofis olarak herhangi bir malzemeyi çok seviyoruz şeklinde bir tutumumuz yok, bu bizim bakış açımıza ters bir durum. Böyle yola çıkarsak kendimizle çelişiriz çünkü, tasarım evrelerinde malzeme çok önemli bir aşama. Önyargı ile yaklaştığınız zaman bir aşamayı sorgulamadan atlamış oluyorsunuz.Her projenin yeri, bulunduğu konum, coğrafyası, yüksekliği, boyutu, bütçesi farklı malzemeler gerektiriyor. 

Daha çok kullandığımız malzemeler tabii var. Meselâ Mardin’de, Oltu’da ve Antakya’da yaptığımız biraz daha tarihi dokuya dokunan alanlardaki projelerde doğal taşı çoğunluklu kullandığımızı söyleyebiliriz. Onun dışında bazı yapılarda üretim hızı çok ön planda olabiliyor. O yüzden panel sistemleri prekast cepheleri tercih ediyoruz.

C.E: Bu soruyu tersten okumak gerekirse doğal görünümlü olup da doğal olmayan malzemeleri tercih etmiyor, sıcak bakmıyoruz.  

Nidakule Göztepe

Mermerler Plaza, Nidakule Göztepe ve Antakya Palladium AVM yapılarının ortak yanı enerji ve çevre dostu tasarım yaklaşımına sahip olmaları. Bu sürdürülebilir tasarım bilincinizin gelişiminde yatan etkenler nelerdir?

C.E: Çevre dostu kriterler dediğimiz zaman yapıların yönü, konumu, strüktürü ve çevresel ilişkileri önem kazanıyor. Mermerler Plaza’ya ve Nidakule Göztepe’ye baktığımızda E-5 kenarında yer alıp, şehrin siluetini bozmayacak bir konumdalar. Konumları itibariyle binaların yükselmesine müsaade eden imarı olan yerler. Bahsettiğimiz iki binada da benzer kriterlere dikkat edildi. Mermerler Plaza’da çekirdek batı cephesine yani güneşin İstanbul’da caydırıcı olduğu yöne getirilerek enerji verimliliği sağlanmaya çalışıldı. Mermerler Plaza’da cephe danışmanlarıyla çalıştık ve cephe modülleri oluşturuldu. Dalga şeklindeki yapıları aslında günün farklı saatlerinde farklı açılardan gelen ışınları filtreleme görevi de görüyor. Aynı zamanda yan alınlardaki sağır yüzeyler güneş kırıcı görevi gördükleri için enerjiyi etkin kullanma yönünde kazanım sağlıyor.

AR-GE ile ilgili birçok malzeme sınıfında aslında Avrupa’nın çok gerisinde olmadığımızı düşünüyorum. Örnek vermek gerekirse cam elyaf takviyeli beton konusunda dünyanın üç firmasından birinin Türkiye’de üretim yaptığını biliyoruz.

Nidakule Göztepe’de ise yatay barkod etkisi veren bantlar gelişigüzel gibi görünse de aslında güneş ışınlarının geldiği açılara göre sıklaştığını görebiliriz. Bu da tamamiyle yine enerji verimliliğini arttırmak için, başında cephe tasarımını yaparken aklımızda olan bir kriterdi. Burada LEED kriterlerini saymıyorum onlar zaten rutin uygulamalar ama bunlar bizim mimar olarak önemsediğimiz ve yapmamız gerekenlerdi. Yüksek binalarda genelde doğal havalandırma ikinci planda kalıp mekanik havalandırmaya  yönelinebiliyor. Biz bunu da önemsiyoruz. Mermerler Plaza’da hem kat bahçelerine açılan pencereler hem dışarıya açılan pencereler ile her katın belirli noktalarında doğal hava sirkülasyonunu sağlamaya çalıştık. Özellikle ofis tipi binalarda bilgisayarlar, aydınlatmalar ve hatta insanların kendisi bir ısı kaynağı, dolayısıyla bu binaların içi sürekli ısınıyor. Bu noktada doğal havalandırmaya gidildiğinde bunun oradaki çalışanların konforu açısından faydaları tartışılmaz. Aynı zamanda karbon salınımı da en aza indirgeniyor. Tabii ki 30-40 katlı ve daha yüksek binalarda mekanik havalandırma da olması gerekiyor ama neden oraya bir kanat açabilecekken açmayalım ve o insanlar sürekli havasız bir ortamda, sağlık koşulları tehdit altında yaşasınlar.  

Palladium Antakya

E.E: Palladium Antakya projesinde de benzer bir durum vardı. Mağaza ve alışveriş merkezi kullanıcılarının sirküle olduğu mall dediğimiz koridorlarda özel bir detay ürettik ve o detaydan bütün AVM boyunca doğal hava girişini ve sirkülasyonunu sağladık. Bildiğiniz gibi Antakya çok sıcak bir iklime sahip ve avlular bir nefes alma alanı olarak görülüyor, oranları itibariyle dar avlular yapılıyor ki çok fazla güneş ışığı almasın. Biz de projemizde hava almaya çıkan insanların vakit geçireceği serin avlular yarattık. Burada önemli kriterlerden biri de şehir silüeti için ikinci katın teraslanarak geri çekilmesi idi. Projede Anıtlar Kurulu’nun yetkisi söz konusu idi. Ve Anıtlar Kurulu’nun projedeki kriterlerinden birisi de çekme kat dolayısı ile yükseklik algısının kırılmasıydı. 

C.E: Antakya projemiz diğerlerinden farklı olarak doğal bir dokunun içinde. Tarihi Uzun Çarşı’nın devamında, Asi Nehri’nin kenarında yer alıyor. Bu özelliklerden dolayı hem yerel mimarinin özelliklerini görebileceğimiz hem de iklim koşullarından mümkün olduğunca az etkilenme konusunda önemli bir yapı. Dış cephesinde de tarihi dokuyu devam ettirmek anlamında yerel malzeme olan doğal taş kullanıldı. Ama yine doğal malzeme olduğunu düşündüğüm prekast malzeme ile birlikte harmanlanarak etrafıyla saygılı bir bina oluşturuldu.

Palladium Antakya



Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)