'Sürdürülebilir, Yeşil,Doğal, Çevreci’ Kelimeleri Pazarlamanın Şık Paketleri

And Akman

EDS+Architecture

Fotoğraf : Can Görkem Halıcıoğlu

Burada, bütünsel ve kolektif düşünme yeteneğini gerektiren 'çevre bilincinin' özümsenememiş olma sorunu var. Bunun yerine bireysel tatmin ve çıkar ile yetinilen göstermelik bir 'doğa sevgisi' ile binalar doğalmış gibi, yeşilmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Burada doğal olont ek gerçek ise, bilgi üretmeyen bir toplumun içine düştüğü çaresizlik ne yazık ki.

Çevre duyarlı yapı malzemeleri ve Türkiye’deki durumu ile ilgili düşüncelerinizi alabilir miyiz? Projelerinizde malzeme seçimi yaparken bu kriter ne kadar etkili oluyor?


Malzemeyi özümsemeden, yerine ait doğru malzemeyi doğru yerde kullanmadan, projeleri üretmeye ve geliştirmeye devam ettiğimiz sürece bir trend yakalarız ve o trend sayesinde kısa vadeli bir ekonomik refah elde etmiş oluruz. Bu bilgileri, bu malzemeyi niçin kullanıyorumu özümsemeden, içselleştirmeden yapıldığı sürece kısa süreli trendlere mahkum kalınır, malzeme içinde aynı durum gerçerli. Bu bakımdan virajı açıktan almak çok önemli geliyor bana. İlk okuldan, meslek okullarından itibaren eğitimine başlamak gerekiyor ki 15-20 yıl sonra bu kültür kendiliğinden oluşsun. Yoksa ilerleme kaydedilemeyecek ya da bir markalaşma olamayacak. Bir kişinin, bir mimarın, bir firmanın markalaşabilmesi sadece başından itibaren duruşuyla mümkün olur. Bu yapılmadığı sürece de marka olmaları imkansız aslında.
Bu yılki Yapı Fuarı’nda söylediklerimle çok örtüşen bir gözlemim oldu; daha önce ki Yapı Fuarları’nda doğal yapı malzemesi üreten, geliştiren ya da yurt dışında bu doğal yapı malzemelerini geliştirmiş olup üretip Türkiye’de pazara girmek isteyen firmaların en son yapı fuarında azaldığını gözlemledim. Doğalmış gibi gözüken malzeme standlarının arttığını gördüm. Burada bütünsel ve kollektif düşünme yeteneğini gerektiren ‘çevre bilincinin’ özümsenmemiş olma sorunu var. Bunun yerine bireysel tatmin ve çıkar ile yetinilen göstermelik bir ‘doğa sevgisi’ ile binalar doğalmış gibi, yeşilmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Burada doğal olan tek gerçek ise, bilgi üretmeyen bir toplumun içine düştüğü çaresizlik ne yazık ki...Bu durum sadece yapı malzemeleri ya da mimari anlamda değil her alan için geçerli aslında.

Bu tip ürünler sürdürülebilir, yeşil, doğal, çevreci gibi kelimelerle çok güzel, şık bir paket içerisinde sunulmaya çalışılıyor. İçeriğine baktığınız zaman öyle olmadığını görüyorsunuz. Sorular sorduğunuz zaman cevabını alamıyorsunuz; müşteri temsilcisi bu son derece doğal bir boyadır diyor, ne var içinde diyorum sadece doğal malzemeler var diyor, nedir onlar diyorum cevap yok... Çünkü bu üçüncü soru genelde sorulmuyor. Ben ya da sektörde benim gibi bunu bilen kişiler bu tip soruları sorabiliyor; aslında cevabını bile bile ya da cevabın gelmeyeceğini bile bile soruyoruz bu soruları...

Standı 100 kişi ziyaret ediyorsa ancak 2-3 kişi bu soruları soruyor, diğer 97 tanesi ne güzelmiş deyip geçiyor, bilgi düzeyi ona yetiyor ne yazık ki...

Dolayısıyla bu yapı malzemelerinin Türkiye’ye girmesi ya çok yavaş, ya çok büyük zahmetlerle ya da bunun doğruluğuna inanan vizyoner bir yatırımcı ile olabilecek. Yatırımcı bugün yaptığı yatırımın karşılığını 5-10 yıl sonra alacağını bilerek bu yatırımı yapacak. O ekonomik güce sahip insan ya da kurumlar var aslında...

Şehirden çok köylerde, kırsalda mimarlık yaptığım için biliyorum, oradaki sorunlar buradan çok farklı değil. Bildiğimiz, her yerde reklamı olan yapı malzemeleri en ücra köye kadar girmeye çalışıyor; halbuki o köyün kendi ağacı, toprağı, taşı, suyu var, Bir plastik boru firması gelip, plastik boru satıyor, bu da gelişme ve çağdaşlık olarak kafalara kolay sokulabiliyor.

Çevre dostu olarak tanımlayabileceğim, ahşap ve kerpiç gibi malzemeler kısmen Türkiye’de de üretilmeye çalışılıyor.

Bu malzemlerin pazar payları çok düşük, firmaları tanıyorum, gerçekten can çekişiyorlar, bu sektöre hakim devlere karşı mücadele etmeleri zor gözüküyor.

Benzer süreçler yurtdışında da yaşandı aslında, Almanya’da da doğal yapı malzemelerinin piyasaya girmesi bugünden yarına olmadı, uzun yıllara yayılan bir süreç içerisinde oldu. Orada tabi politikaya hakim bir kimya sektörü, çelik sektörü var. Bugün Almanya’da Başbakan’ın ne söyleyeceğine dev firmaların CEO’ları karar veriyor ve yapı sektöründeki güç onların elinde. Bunlara karşı küçük firmaların mücadelesi söz konusu; fakat başarılı oluyorlar çünkü tüketici bilinçli, bu avantajı kullanıyorlar.

İnsanlar sağlıklı yapı malzemeleriyle bir ev yapayım, çocuğum büyüdüğünde bu yüzden astım olmasın diye düşünebilecek bilince sahip. Çocuğunun 10-15 yıl içerisinde hastalanmadan büyümesine olanak tanımaya çalışıyor aile, bunun içinde sağlıklı malzemeleri tercih ediyor.

İşin parasal kısmına gelirsek, bu tür malzemelerle yapılan binaların daha pahalı olduğu gibi salt bir reçetede yok; çünkü bu tamamen özellikle ince yapıda da kullandığınız ekipmanların pahalılığıyla ilgili bir şey. Musluğun pahalısı da, ucuzu da, altın kaplama olanı da var. Bu noktada su tasarruflu, fotoselli musluklar devreye giriyor. Aslında su tasarrufunu sağlayabilmenin yolu sadece bataryadan, musluktan geçmiyor. Tek kollu bataryalara dikkat ederseniz hep ortada durur, halbuki sadece soğuk suyla elinizi yıkayacaksınız sıcak suya ihtiyacınız yoktur; fakat o alışkanlıktan ortada durur ve öyle durduğu için %50-%50 sıcak suyla soğuk suyu beraber verir, siz elinizi yıkayana kadar sıcak su gelmez zaten musluğa fakat ısıtıcı devreye girer, böylece soğuk suyla elinizi yıkamak için ısıtıcıyı devreye sokarız bu da kendiliğinden çok anlamsız bir gaz tüketimine sebep olur. Bunun bilincinde olan kişi o kolu kenarda tutar ve gerektiğinde sıcak tarafa çevirir.

Yapı malzemesinin ya da bir yalıtım malzemesinin sağladığı tasarrufu ancak o malzemenin üretimi için tüketilen enerjiyi sağladıktan sonra doğru bir şekilde saptayabiliriz. Dolayısıyla köpük yalıtım malzemesinin üretimi için gerekli olan enerjiyi hesaba kattığımız zaman kazandırdığı ısı kazancı, yapıda belkide kendisini 200-300 yıl sonra amorti edecek ve 200-300 yıl sonra sırf o köpüklü malzeme yüzünden biz o eve enerji etkin ya da sürdürülebilir demeye başlayacağız.

Biz bu kelimeleri baştan kullanıyoruz bu da bir reklam kandırmacası bence. Onun yerine daha doğal yapı malzemelerini kullanabilseydik; sap kamış, yün gibi... bunların yalıtım kapasiteleri de diğer malzemelerden farksız fakat üretimleri için tüketilen enerji yok denecek kadar az, artı bir de yetişebilen bir malzeme, sap kamışını da ahşap gibi istediğiniz kadar kesin kullanın yetişebiliyor çünkü.

Ormanda ağaçların kesilmemesine, kullanılmamasına da ben çok karşıyım; çünkü ağaç yetişen bir malzeme, yetiştirdiğiniz sürece istediğiniz kadar kullanabilirsiniz. Petrol gibi ya da fosil yakıtlar gibi değil. Batı medeniyetleri bunu çok güzel kullanıyorlar. Almanya’da bir evin yapımında ne kadar çok ahşap kullanırsanız ev o kadar ucuza çıkıyor. Bir taraftan da Almanya gibi sanayi devi bir ülkenin orman yüz ölçümü yıldan yıla artıyor ve orman fazlası var, bunun önüne geçmek için de ağaç tüketimini destekliyorlar ve fiyat düşürüyorlar. Aslında Türkiye’de de mümkün bir şey bu, tabi bahsettiğim ormanı kesmek, talan etmek değil, ormanı tarla gibi yetiştirmek...

Peki sizin kullanmaktan en çok keyif aldığınız ana yapı malzemesi hangisi ve neden?

Ahşap ile toprak. Toprak yani kerpiç eski deyimiyle. Toprak yapı malzemelerinin bir parçasıdır kerpiç. En arkasında durduğum, doğruluğuna inandığım yapı malzemelerinin başında geliyor, aslında her yerde %100 kullanılamıyor ama her yere entegre edilebiliyor. Bugün kerpiç dediğimizde köylerde samanla karıştırılmış toprağın güneşte kurutulmasıyla elde edilen malzemeyi kastetmiyoruz. Artık çok başka boyutlara ulaştı o malzemenin AR-GE’si, leke yapmayan toprak yapı malzemesi geliştirildi, çatlak yapmıyor. Bu geliştirildiğinden beri toprak plakalar üretilmeye başlandı. Yonga levha gibi ya da bir alçı levha gibi bunun topraktan olanları üretilmeye başlandı.

Bunları çok katlı binalara da entegre etmek, çok katlı betonarme bir binanın iç duvarlarını, bu elemanlarla yapmak mümkün. Öyle olduğu zaman o yapıların, iç mekandaki nem oranı, havada ki nem oranı kendiliğinden sağlıklı koşullara ulaşıyor. Çok katlı binaların iç iklimini kontrol etmek oldukça zor bir iş ve çok büyük enerji tüketimleri gerektirir. Oysa ki kerpiç ile içerideki havalandırmayı sağlayabiliyoruz.

Kerpiç insan sağlığına en uygun yapı malzemesi aynı zamanda ekolojik döngüye çok uyumlu. Pişmemiş bir malzeme olduğu için toprak bir yapıyı 200 yıl sonra yıksanız bile aynı toprağı suyla karıştırıp yine aynı yerde ev yapabilirsiniz ya da toprağa karıştığı zamanda geri dönüşüm bakımından zarar vermemiş olursunuz. Başka hiçbir yapı malzemesi bu özelliği bu kadar taşımıyor. O yüzden arkasında durduğum bir malzeme, hem insan sağlığı, hem sürdürülebilirlik, hem de ekolojik döngü içerisinde aldığı yer bakımından toprak yapı malzemeleri.

Günümüzde tünel kalıp sistemine beton dökerek brüt beton duvarlar elde ediyorsak aynı şekilde tünel kalıp sistemine toprağı sıkıştırarak brüt toprak duvarlar yapıyoruz. Dünya’nın birçok yerinde çok güzel örnekleri var bunun fakat Türkiye’de henüz yok. Bu sıkıştırma öyle bir sertliğe ulaşıyor ki bir dolap ya da resim asmak için delik delmeye kalkıştığınızda önce darbeli matkapla kılavuz delik açmanız gerekiyor...

Herhangi bir katkı maddesi ekleniyor mu yoksa sadece presleme yöntemiyle bu hali alıyor toprak?

Killi toprak ve kuvars kumu, kuvars kumu burada önemli

Peki neden Türkiye’ de yapılamıyor, uygulanmıyor?

Türkiye aslında toprağın yapı malzemesi olarak Dünya’da ilk kullanıldığı coğrafyalardan bir tanesi, Orta Anadolu Konya bölgesi Çatalhöyük’e gidecek olursak buradaki yapıların topraktan yapıldığını görüyoruz ve Dünya’daki ilk yerleşik düzenlerin kurulduğu yöreler buralar... Evler neden toprakla yapılmış diye sorgularsak eğer, çünkü toprak buna müsait, insanlar eskiden uzaktan yapı malzemesini getirmiyorlardı en yakınında ki neyse onu kullanıyorlardı. Nerede hayatta kalabiliyorsa oraya yerleşiyordu. Anadolu’da ise kerpiç dediğimiz, toprağı güneşte kurutarak kerpiç yapı yapma geleneği oluştu. Tünel kalıp sisteminin o dönemde gelişmemiş olmasının sebebi ise, o yörede kuvars kumunun olmaması. Uzaktan bir yerden kuvars kumunu getirecek, kendi bulunduğu yerden de killi toprağı alacak bunları karıştıracak, ahşap kalıplar hazırlayacak, 3000-4000 yıl öncesinden bahsediyoruz, taş üstüne taş koyup bunu çamurla sıvayıp bina yapmak en kolay ve en mantıklı çözüm, bunun biraz daha zahmetli olmasının aslında hiçbir zararı yok. Başka çare yok çünkü, bir evin 1 haftada bitmesiyle ya da 1 ayda bitmesi arasında hiçbir fark yok.

Bu bugün içinde geçerli, evlerin bu kadar hızlı yapılmaya çalışılması da çok yanlış bir şey bence, başta yapı fiziği açısından potansiyel hasarları eve davet etmiş oluyoruz hızlı yaptığımız için. Halbuki o ev 50 yıl 100 yıl kalacak orada, 2 ay geç bitmiş bitmemiş ne fark eder diye sormak lazım kendimize. İkinci sebebi de kalıp yapacak ahşapları bu şekilde yapamıyorlardı. Anadolu’da eski köy evlerinde bütün tavan kirişleri hala kütük şeklindedir. Ahşabı ortadan yarıp o tasarrufu bile yapmamışlar. Eskiden Orta Anadolu’da ardıç çok kullanılırdı döşeme ve tavan kirişi olarak, sonra ardıcı tükettiler kavak kullanmaya başladılar, şimdi kavağıda tükettiler betondan yapılıyor.

Toprak ve ahşapla kendinize bir ev hayal etseniz bunu nerede ve nasıl yapardınız? Hiç hayalettiniz mi? Şurada olurdu, şunu kullanırdım, böyle yapardım, formu da şuna benzerdi gibi...

Formu hakkında birşey söyleyemem; çünkü tasarımı yerine göre yapmak yani o topografyaya göre yapmak alışkanlığı öyle bir yer ettiki, baştan bir evi hayal etmek yanlış geliyor bana. Önce evin tasarımını hayal edeceğim sonra o forma göre bir arazi bulmaya çalışacağım, çok zor bir şey.

Genellikle fırsatlar karşınıza tersten çıkıyor. Bir yer buluyorsunuz orası çok hoşunuza gidiyor içinize siniyor sonra oraya hayalinizdeki şekillenmiş evi entegre ettiğinizde evin oraya bir yabancı cisim olarak gelme ihtimali aslında çok çok yüksek, o bakımdan önce araziyi görmek lazım.
Benim şöyle bir hayalim var; hafriyatından çıkan toprakla yapayım evi fakat bunu gerçekleştirebilmem için hafriyattan çıkan toprağın buna uygun olması lazım. Malzeme olarak ahşap, taş, kerpiç kombinasyonu olur başka da bir şey değil. Yer konusu tamamen açık.

Bu güne kadar yaşadığım yerler itibariyle Şöyle bir alışkanlığım var bu güne kadar deniz önü ve dağ kombinasyona çok alışığım. Şehir kesinlikle değil kasaba bile değil. Bir köy kenarı, köy içi olabilir, eski bir evin restorasyonu da çok sıcak bakmıyorum.
Aslında çok genel beklentiler denizi görsün, dağ olsun... halbuki bazen düz bir ovaya bakmakta çok güzel olabilir. Ama bu alışkanlık meselesi benim öyle bir alışkanlığım yok.

Ülke olarak önümüzde bir kentsel dönüşüm süreci var, bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?


İstanbul’dan başlayalım, bana göre İstanbul’un boşaltılması lazım dolayısıyla İstanbul’a dahil edilecek her yapı, her hizmet, açılan her yeni yol, yapılan her alt geçit sözde trafiği kolaylaştıracak. Bununla ilgili her yatırımın karşısındayım çünkü bunlar trafiği kolaylaştırmaz bunlar ek trafik yükü getirir şehire.

İstanbul ölçeğindeki metropoller dünyanın sadece gelişmemiş ülkelerinde oluşmakta.Gelişmemişliğin sembolü bu beton yığınları, güruh diyebileceğimiz kimliksiz nüfusları ile sosyal problemleri de tetiklemekte. Buna çözümleri ise kırsal yerine sadece o kente yapılacak yatırımlarda bana göre sadece dar görüşlülüktür. Şehre hele ki İstanbul gibi topografyası da sınırlı bir şehre bu kadar odaklanmanın arkasında ne tür bir çıkar ilişkisi yatıyor? Herhalde yatıyordur ki böyle bir şey olsun. Dolayısıyla şehre nefes aldıracak çözümler geliyor sadece aklıma. İkincisi kentte çok büyük bir kimliksizlik problemi var o da çok büyük sosyal problemleri beraberinde getiriyor. Garip bir politika olarak İstanbul bir uygarlık,gelişmişlik sembolü gibi empoze ediliyor, Anadolu’dan göçen insanı, Çankırı’da yerini yurdunu bırakmış insanı sosyal binalara ya da toplu konut binalarına yerleştiriliyor ve sen artık bir İstanbul’lusun yanılgısı empoze edilmeye çalışılıyor.

Böyle olduğu zaman yerel kimlikler oluşmuyor hiç. Aslında İstanbul dediğimiz yer tarihten bakacak olursak birkaç tane semtle küçük bir çekirdektir; fakat onun etrafında yaşayan milyonlara İstanbul kimliği verildiği için oralarda kimlikler gelişmiyor.

Bir Maltepe’nin, bir Esenler’in, bir Beylikdüzü’nün aslında İstanbul’la alakası yok. Fakat İstanbul adıyla anıldığı zaman bir Maltepe örneğin Maltepe olarak bir kimlik oluşturamıyor ve Maltepe’de yaşayan insanda Maltepeliyim diyememeye başlıyor. Gene bunun çok doğru örnekleri Almanya’da var kasaba kimliği ölçeğinde çözülür her şey. Örneği buraya uyarlarsak Bostancı’da yaşayan bir insan ben İstanbulluyum demez ben Bostancılıyım der, bunu böyle hayal etmek böyle düşünmek lazım. Neden? Çünkü Bostancı’da yaşıyor ve Bostancı ile bütünleşiyor, kendisine bu yapılmadığı içinde beraberinde ciddi sosyal problemler getiriyor. Şehir planlaması bakımından da Maltepe de yaşayan insanların okulunu, işini orayı tek başına bir il, bir yaşam alanı olarak düşünmek gerekiyor. Okul, hastane, işyeri, kütüphane, sosyal çevre , Atatürk Kültür Merkezi, valilik kültür merkezi , spor etkinlikleri, tiyatrosu orada... Maltepe kendi içinde çözmüş her şeyini dolayısıyla Maltepeli zaten bir Kartal’a bir Kadıköy’e gitmek zorunda değil. Bu durum trafik akışını, insan sirkülasyonunu ortadan kaldıran bir şey... Bizde ise tam tersi yapılıyor, şehir daha da pompalanıyor, körükleniyor çok tehlikeli buluyorum bu gidişatı. Uzun vadede yol, su, elektrik olarak geri dönecek.

Yapılmadığı zaman ne olacak şehir kendi içinde patlayacak. Bekli de acı ama şehrin başına gelebilecek en iyi şey bir yaz susuz kalmaktır. Canımız yandığında belki bir çözüm üretmeye başlayacağız. Bunu söylemek çok acı bir şey isteyerek söylediğim bir şey değil fakat anlatarak, düşünerek olmuyorsa demek ki başka türlü anlamak zorunda kalacağız, bakalım neler olacak.


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)