EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

İmar Planları Ekolojik Planlamaya Adapte Edilebilir Mi?

Bilge Aydın, İTÜ Kentsel Tasarım YL

Doç. Dr. Azime Tezer, Tez Danışmanı, İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi

Kent Çeperlerinde, Ekolojik Planlama Kriterlerinin Belirlenmesi Ve Ömerli-Sancaktepe Modeli Üzerinden Bir Değerlendirme

Dünyada gözlenen hızlı kentleşme eğilimine bağlı olarak, kent çeperlerinde planlı ya da plansız gelişen yeni yerleşim alanlarının, çevre üzerinde oluşturduğu baskıyı azaltabilmek için günümüzde önemli çabalar gösterilmektedir. Gelişme alanları henüz yapılaşmadıkları için müdahele edebilmek daha kolaydır ve gelecek kentleşme sorunlarına çözüm sunması açısından da büyük önem taşımaktadır. Bu doğrultuda, yapıların tekil olarak çevreye duyarlı hale getirilmesinden çok, öncelikle yerleşimlerin bir bütün olarak ele alınıp ölçekler arasında entegrasyonun da sağlanarak, çevreye minumum etki ile planlanmaları gerektiği öne çıkmaktadır.

Bu noktada, Türkiye’de ki güncel duruma bakıldığında, mevcut imar planlarının bu yönde eksikliklerinin olduğu görülmektedir. Bu eksikliği nasıl giderebiliriz sorusunu sorduğumuzda, mevcut gerçeklikleri dikkate alarak, kolayca uygulanabilir bir model geliştirmek akılcı bir çözüm olabilir. Bu öncelikler dikkate alınarak Ömerli Havzası’nda seçilen çalışma alanının, imara açılmış olmasına rağmen henüz yapılaşmamış olması ve barındırdığı doğal kaynakların da kentleşme baskısı altında olması sebebiyle çalışma konusu için uygun bir örnekdir.

Kentleşme Bir Sorun Haline Nasıl Geldi ve Çeperler Neden Önemli?

Kentler son yüzyıl içinde doğaya en çok zarar veren faktör haline gelmiştir. Özellikle endüstrileşme süreciyle birlikte 1950’li yıllardan sonra hızla artan nüfus, kırsal alanlar yerine, ekonomik ve sosyal imkânların fazlaca sunulduğu kentsel alanlarda yaşamayı tercih etmiştir. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kentler Gelişme Raporu’nda (2009), dünya tarihinde ilk kez, kentsel ve kırsal nüfusun 2008 yılında eşitlendiği ve 2050 yılında da dünya nüfusunun yüzde 70’inin kentsel alanlarda yaşayacağı belirtilmiştir.

Böyle bir kentsel gelişme ivmesi beraberinde birçok problemi de getirmektedir. Kentleşmenin ortaya çıkardığı sorunlar ana çerçevede, nüfus yoğunluğuna bağlı olarak artan insan faaliyetlerinin (doğal kaynak kullanımı, tahribatı, hızlı ve plansız kentleşme gibi), ekolojik dengeyi bozması sonucu, iklim değişikliği ve biyolojik çeşitliliğin kaybı üzerindeki olumsuz etkisidir(Marzluff ve diğ., 2008). Doğa üzerinde ortaya çıkan bu değişim aynı şekilde, insanları da olumsuz etkilemektedir. Şekil 1.’de de görüldüğü gibi kentlerin çevre ile olan ilişkisine baktığımızda, komşu ekosistemlere 1. dereceden bağımlılığı dikkat çekmektedir. Kentler hammadde, su, gıda, enerji gibi yaşamsal gereksinimlerini ilk olarak çeperlerinde yer alan ekosistemlerden karşılamakta ve yine atıklarını bu alanlarda bertaraf etmektedir. Yani kentlerin devamlılığı için bu doğal alanların sağlıklı bir şekilde var olması zorunludur.

Diğer taraftan, endüstrileşme sürecini tamamlamış gelişmiş ülkelerde ve günümüzde hala bu süreci yaşamaya devam eden gelişmekte olan ülkelerdeki kentleşme dinamikleri, özellikle kent çeperlerindeki gelişmelerde farklılaşmalar olsa da, yarattığı sorunlar açısından ortak noktaları bulunmaktadır. Çizelge 1.’de de görüldüğü gibi, kentleşmenin farklı biçimlerde de olsa etkisini gösterdiği ortak alan, kent çeperlerinde yer alan doğal ekosistemlerdir. Bu alanlar, kentlerin devamlılığı için öncelikle korunması gereken alanlar olmasına rağmen, genişleyen kent dokusu ile yapılaşma baskısının en çok hissedildiği, risk altında olan hassas alanlar haline gelmiştir. Bu nedenle kentleşmeye bağlı olarak, henüz yapılaşmakta olan kent çeperlerinin kontrollü bir şekilde gelişmesi kentsel sürdürülebilirlik için oldukça önemli bir konudur.

Gelecekte kentler için şimdiden yapılması gerekenler…

Toplumların, ekonomik ve sosyal açıdan gelişme çabası ile korunması gereken doğal kaynaklar arasındaki ikilemin sürdürülebilir gelişme kavramını ortaya çıkardığını ve bunun ilk kez, Birleşmiş Milletler’in 1984 yılında hazırladığı ‘Ortak Geleceğimiz’ adlı raporda ortaya konduğunu biliyoruz. 1984’den başlayarak günümüze dek devam eden uluslararası toplantılarda, özellikle sürdürülebilirlik kavramı içerisinde kentlerin rolünün önemi öne çıkmaktadır. BM-AB çevresel sürdürülebilirlik politikalarında kentsel planlamanın temel hedefleri :­­­­

• Sürdürülebilir ve yenilenebilir enerji kullanımının geliştirilmesi

• Ekolojik verimliliğin sağlanması

• Sürdürülebilir ulaşım yöntemlerinin geliştirilmesi

• Şehir alanları içersinde gecekondulaşmanın engellenmesi

• Yasadışı yerleşim alanlarını avantajlı hale getirilmesi (yerel yönetim, katılımcılık gibi imkânlarının değerlendirilmesi)

• Gözlenmesi ve değerlendirilmesi kolay olan küçük ölçekli alan, parsel ve komşuluk planlarına odaklanılması

•­­­ Yerel yönetimlerin; kentsel tasarım, enerji, altyapı, ulaşım, afet, atık, gecekondu ve tarım alanlarını kapsayan kapsamlı yeşil politikalar ve stratejiler bütünlüğü oluşturması

olarak özetlenebilir 1.

Birleşmiş Milletler’ in en son 2009 yılında hazırladığı ‘Sürdürülebilir Kentsel Planlama Raporu’nda dikkat çeken noktalar, çevresel sürdürülebilirlik başlığı altında gelecek için alınması gereken önlemler kısmındadır.

Bu başlıklar...

1. İklim değişikliği etkilerinin kentsel alanlarda azaltılması ve adaptasyon sağlanması

2. Doğal felaketlere karşı kentsel gelişim sürecinde alan kullanım planlaması yapılması

3. Gelişmekte olan ülkelerin plansız yapılaşma örneklerinin dikkate alınması

4. Besin güvenliği kapsamında kentsel tarım alanlarının, kentsel açık alan bütününün kabul gören bir parçası haline gelmesi

5. Kent çeperlerindeki gelişimin sürdürülebilirlik açısından önemi ve bu alanlardaki yerel yönetimlerin etkinliğinin önemi olarak sıralanabilir.

Burada besin güvenliği çok ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü kentlerin, kendi besin ihtiyacını yerinde üretemediği takdirde, yakın gelecekte temel besin kaynaklarına ulaşmakta iki etkene bağlı olarak, güçlük çekeceği tahmin edilmektedir. Bu etkenlerden ilki; petrol kaynaklarının tükenmesi sonucu ulaşım masraflarının artması ile besin fiyatlarının da artmasıdır. İkincisi ise;tahmin edilemez iklim koşullarına,toprak ve su kirliliğine bağlı olarak besin üretiminin risk altında olmasıdır. Bu sebeple gelecekte kentlerin gereksindiği besinleri yerinde üretmesi şart olacaktır. Bu da kentsel planlama politikaları içerisinde kentsel tarımın önemini ve bu yönde dönüştürülmesi gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır.

Buradan çıkan sonuç aslında bize şunu söylemektedir; artık sadece iklim değişikliğini engellemeye yönelik çabaların ötesinde, bu gerçeği kabul ederek, olası sonuçlarına, (doğal afetler gibi) risklerine yönelik önlemler almalı ve kentleri bu risklere dayanıklı ve duyarlı bir şekilde planlamalıyız.

Buna bağlı olarak, çevresel sürdürülebilirlik politikalarının (AB-BM), dünya genelinde kentsel tasarım ölçeğine yansıması ile ortaya çıkan belli başlı güncel yaklaşımlar kronolojik olarak;

1.Bahçe şehir, kent kasabalar,­­­­

2.Yeni şehircilik,

3.Sürdürülebilir yerleşmeler,

4.Akıllı büyüme,

5.Kompakt yerleşimler,

6.Yavaş kentler,

7.Ekolojik kent, kasaba veya köy şeklinde sıralanabilir2.

Bu yaklaşımların bazı temel özellikleri Çizelge 2’ de özetlenmiştir. Buna göre özellikle gelişmiş ülkeler tarafından ortaya konan kentsel tasarım örnekleri, 20. yy’ın başlarında modernizme karşı ortaya çıkmış ve her biri, bir öncekine alternatif sunarak günümüze kadar gelişmeye devam etmiştir.

Burada öne çıkan nokta, mevcut yapılaşmanın iyileştirilmesi ve kent çeperlerindeki yeni yerleşimlerin sürdürülebilir gelişiminin önemidir. Yerleşim özelliklerine bakıldığında ise, yoğunluk, alan büyüklüğü gibi fiziksel özellikler açısından farklılıklar göstersede temel kaygının; hızlı kentleşme ile hizmet ve ürünlerde artan talep ve tüketim baskısının çevreye zarar vermemesi için, kentlerin mümkün olduğunca sürdürülebilirliğinin sağlanması yönünde olduğu görülmektedir (Cheng, 2009).

Türkiye - İstanbul'daki Durum: Problemli Gecekondu ve Toplu Konut Alanları

Bu noktada gelişmekte olan Türkiye örneğine baktığımızda, kentleşme süreci, planlı veya plansız olarak hızla devam etmektedir. Planlı gelişen toplu konut alanları modernizm anlayışı ile kent merkezinden hem fiziksel hem de işlevsel olarak kopuktur. Bunun sonucu kent merkezine bağımlı yerleşim parçaları, alt yapı masraflarını artırmakta ve kentin taşıma kapasitesi üzerinde yük oluşturmaktadır. Plansız gelişen alanlarda ise sağlıksız yaşam koşulları, altyapı eksiklikleri ve plansız kaynak tüketimi gibi sorunlar oluşmaktadır. Sonuç olarak, her iki kentsel gelişim türü de, sürdürülebilir yaklaşımları içermemesi sebebiyle, doğal kaynakların zarar görmesi ve tükenmesi yönünde etki etmekte ve dolaylı olarak insan yaşamı üzerinde tehdit oluşturmaktadır.

Tam da bu nedenle, Türkiye koşullarında kent çeperlerinde yer alan gelişme alanları için mevcut imar mevzuatı dikkate alınarak geliştirilecek, kolay uygulanabilir yöntemlerin ortaya konması önem kazanmaktadır. Bu çerçevede doğal eşikleri açısından taşıma kapasitesine ulaşan İstanbul örneği incelendiğinde, aşırı göç ile artan nüfusun plansız yerleşme bölgeleri olarak özellikle su havzalarını seçtiği görülmektedir (Özçevik, 1999). Diğer yandan, planlı toplu konut yerleşimlerinin de kentsel bütünlük açısından zayıflıklarına rağmen, kent çeperlerinde gelişmeye devam ettiği görülmektedir.

Bu problemler göz önünde bulundurularak, çalışma kapsamında seçilen uygulama alanı, İstanbul için en önemli yaşam destek sistemlerini oluşturan su havzalarından ve orman alanlarından biri olan Ömerli İçme Suyu Havzası’nda, plansız kentleşme baskısının hissedildiği Sancaktepe Belediyesi sınırları içinde yer alan 60 ha’lık imara açılmış bir yerleşim parçasıdır. Bu noktada havza alanının önemi incelendiğinde, alanın bütününün İstanbul’un içme ve kullanma suyunu kesintisiz sağlamasının yanında, yörenin oldukça zengin biyolojik çeşitliliğinin devamlılığı açısından küresel düzeyde de önem taşıdığı görülmektedir (Tezer,2005). Burada imara planı kararlarını incelemeden önce önemli bir soru sormamız gerekiyor. Kentsel sürdürülebilirlik yaklaşımlardan biri olan;

Ekolojik yerleşimlerin kapsamı ve ölçütleri nedir?

Bu sorunun cevabı için kaynaklarda araştırma yapıldığında, konunun geniş kapsamı sebebiyle ekolojik yerleşimin tanımı yapılırken ölçek, bulunduğu sosyolojik, ekonomik ve doğal çevre koşulları gibi farklılaşan birçok özelliğin olduğu görülmektedir. Aynı zamanda içerikleri büyük ölçüde aynı olmakla birlikte güncel (popüler) kavramlar farklı tanımlamaları ortaya çıkarmaktadır. Örneğin; yerleşimler ‘Sürdürülebilir, Solar, 0-Emisyon, Yeşil, Eko Kentler’ gibi farklı ön-ekler alabildiği gibi, ölçek olarak ‘kent, kasaba, köy ve mahalle, yerleşim ve bölge’ çeşitliliği de göstermektedir. Almanya’da ‘solar bölgeler’, İngiltere’de ‘eko-kasabalar’ veya ‘sürdürülebilir mahalleler’ söz konusudur. Tüm bu çeşitliliklere ve kavramların iç içeliğine rağmen, temel olarak yaklaşımların içerikleri benzerdir.

Ekolojik değerlendirme listeleri ise, öncelikle yapı ölçeğindeki tasarım kriterleri üzerinde detaylanmıştır. Yapının çevreyle olan bağlantısı, etkisi veya bir yerleşim alanının sürdürülebilir bir şekilde tasarlanma ölçütleri açısından kapsamlı çalışmalar son birkaç yıl içerisinde gelişmeye başlamıştır. Burada da farklı kriterlerin değişik gruplamalar içerisinde yer aldığı ve tam olarak kapsayıcı bir liste oluşturulmadığı görülmektedir. Bununla birlikte tüm bu çalışmalar henüz başlangıç aşamasında olan güncel çabalardır. Bu nedenle etkinliklerini ve başarılı olup olmadıklarını tam anlamıyla değerlendirmek bu aşamda anlamlı olmayacaktır.

Yine de kapsamlı bir liste oluşturmak için, dünya genelinde kabul edilmiş uluslararası politikalar, bilimsel çalışmalar ve yaygın uygulama alanı olan sertifikasyon programları 3 incelenerek ve özgün bir gruplama yapılarak ekolojik bir yerleşim birimi oluştururken dikkate alınması gereken başlıca planlama kriterleri derlenmeye çalışılmıştır (Çizelge 3). Değerlendirme aşamasında ise, bu kriterlere 3’lü ölçek (-1 olumsuz etkide bulunması, 0 etkilememesi ve 1 olumlu etkilemesi olarak) uygulanmıştır. Bu değerlendirme ölçeğine göre, yüksek puan alan bir yerleşimin ekolojik açıdan çevreye olan olumsuz etkisini daha sınırlı olacağı kabul edilmiştir.

Böylece, elde edilen kriterlerden yola çıkarak ekolojik yerleşme; “çevresine en az zararla ve kendine yeter şekilde bütünleşik, karma kullanımlı ve kompakt olarak gelişen yerleşme” olarak tanımlanabilir.

Sonuç olarak, çevresel sürdürülebilirlik kapsamında ekolojik bir yerleşim birimi oluşturulurken göz önünde bulundurulması gereken 4 temel ilke ile alt başlıkları arasındaki ilişkileri Şekil 2’de görebilirsiniz.

Basamaklar tek tek incelendiğinde, ilk aşamada (A) çevresel analiz verilerine dayanarak yerleşim alanını seçmek ve daha sonra ikinci aşamada (B) bu veriler ışığında altyapı sistemini en verimli ve doğaya en az zarar verecek şekilde oluşturmak yer almaktadır. Üçüncü aşamada (C), oluşturulan altyapı sistemi üzerinde eklenen karma kullanımlı kompakt, işlevsel (yapısal) öğeler ile fiziksel çevrenin oluşumu tamamlanmış olmaktadır. Böylece fiziksel yapı ile oluşturulan kesintisiz, karma ve kompakt yapılanma ile sosyal ve ekonomik işlevler arasında da süreklilik, çeşitlilik ve bütünlük sağlanacaktır. Son olarak dördüncü aşamada (D), sistemin kendine yeter olabilmesi için gıda, enerji, hammadde gibi ihtiyaç duyduğu temel girdilerin önemli bölümünü kendisinin üretmesi gereklidir. Girdilerin tüketim süreci boyunca da atıkların dönüştürülmesi, kullanılan kaynakların yerine konması, çevreye zarar vermemesi, kirletmemesi gereklidir. Böylece tüketim-üretim-atık sürecinin en verimli ve çevreye en az zarar verecek şekilde döngüsü sağlanacaktır.

Basamaklar herhangi bir yerleşim önerisi için izlenebilecek olası, rasyonel adımları içermekle birlikte bu noktada önemli olan öğe son basamakta yer alan yerleşimin kendi döngüsünü sağlayabileceği, kendine yeten ve bu sırada çevreye en az zarar veren bir sistem haline dönüştürülmesidir. Ancak, böyle bir sistemden maksimum verim sağlanabilmesi için bundan önceki adımların da doğru atılmış olması gereklidir. Ayrıca, kriterler bir hiyerarşi içinde kademelendirilmiş olsa da, süreç içerisinde birbirleri ile ilişkisini öncesinde ve sonrasında da devam ettirmektedir. Örneğin, yerleşim alanını seçerken mevcut altyapı olanaklarını göz önünde bulundurmak ya da 1. Basamakta elde edilen analiz verilerinden fiziksel çevrenin biçimlendirilmesi sırasında faydalanmak veya enerji ve atık yönetiminin yapısal çevrede barındırdığı öğeler(atık toplama, ayrıştırma birimleri, vb.) ile ilişkili olması gibi.

Böylece sistematik olarak ekolojik yerleşim planlama aşamaları ve detaylarını belirlemiş olduk. Bu aşamadan sonra bu bilgiyi, Türkiye gerçeklerinde nasıl adapte edebiliriz sorusu ortaya çıkıyor. Bu sorunun cevabı, önümüzdeki ay yayınlanacak sayımızda işlenecektir.

Yazının tabloları için pdf'ini inceleyebilirsiniz.

İmar Planları Ekolojik Planlamaya Adapte Edilebilir mi?


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)