EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

Sürdürülebilirlik Dünü, Bugünü, Geleceği

Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği üyesi Ursa Isı Yalıtım firmasının davetlisi olarak Türkiye’ye gelen İspanyol mimarlık ofisi Pich Aguilera son yıllarda özellikle yapı ve kentsel tasarımda ve araştırma projelerinde sürdürülebilirlik ve enerji tasarrufu alanında yeniliklere yönelmiş 25 yıllık bir mimarlık ofisi.

Mimarlar Odası İstanbul şubesi ve YEM Yapı Endüstri Merkezi’nde gerçekleştirdikleri sunumlarının ardından çalışmalarını ve sürdürülebilirliğe yaklaşımlarını konuşmak üzere bir araya geldik.

Pich Aguilera mimarlık ofisinin kurucusu ve İspanya Yeşil Bina Konseyi Başkanı Felipe Pich Aguilera, Miguel Angel Romero, Teresa Batlle (Pich Aguilera Mimarlık Ofisi) ve Ursa Isı Yalıtım Genel Müdürü ve İspanya Yeşil Binalar Konseyi Başkan Yardımcısı Manuel F. Geremias Carnero ile gerçekleştirdikleri projeler üzerinden başlayan sohbetimiz, yapı sektöründe çevresel duyarlılığın dünü, bugünü ve olası geleceğine dair kapsamlı ve keyifli bir sohbete dönüştü.

Özlem Bahadır: Dün akşamki sunumunuzda da belirttiğiniz gibi toplumun mimarlardan talepleri artıyor. Ve bunları karşılamak için deneyimin yanısıra giderek daha fazla bilgiye ihtiyaç var. Bu günümüz mimarların daha çok şeyi bilmesi gerektiği anlamına mı geliyor?

Felipe Pich Aguilera: Günümüzde toplumdan gelen talepler karşısında biz mimarlar yetersiz kalabiliyoruz. Eskiden tasarım ve el sanatlarında önemli olan, bir sonrakinde yaptığınızın daha iyisini yapmanızdı. Ama artık bilgi tecrübenin yerini alıyor. Bazı durumlarda yeni mezun bir mimar, 30 yıldır çalışan bir mimardan daha iyi çözümler üretebiliyor. Çünkü uzun süreden beri alışılan yöntemlerden vazgeçip yeni arayışlara yönelmek gerçekten zor. Ayrıca talepleri karşılayacak, geçmişte ait olan bir veri yok. Artık önemli olan geçmişte neler yaptığınız değil, yeniliklere ne derece açık olduğunuz ve kapasitenizin yetip yetmediği.

Manuel F. Geremias Carnero: Ayrıca teknolojinin her alanındaki gelişmeyi takip etmemiz mümkün değil. Biyoloji, kimya, bilim ve bilişim alanlarındaki gelişmeleri mimarlığa entegre etmemiz için bilimle ortaklaşa çalışmamız lazım.

Özlem: Mimarlığın önemi de bu durumla paralel olarak artıyor. Örneğin arabayı ele alırsak, mühendisler hiç yakıt gerektirmeyen araçlar yapmak için uğraşıyorlar. Bu olduğunda, araç sayısı artacak ve yeni yollara ihtiyaç duyulacak. Tasarım ve planlama bu noktada devreye girerek büyük resmi görerek bir strateji geliştirmekle sorumlu olmalı.

Teresa Teresa Batlle: Evet, biz bütün bilgi ve disiplinlerin katalizörü olarak bulunuyoruz.

Felipe: İstanbul ve diğer bütün şehirlerde ulaşımın ana sorunu, araçların tükettiği yakıt değil. Bu sorunun sadece küçük bir parçası. Bundan 10 yıl sonra belki de bütün araçlar elektrikli olacak, ama ulaşım sorunu var olmaya devam edecek. Çözüm bütüncül düşünmede yatıyor. Araçları değil ulaşım sistemini nasıl geliştireceğimizi düşünmeliyiz.

Özlem: Eğer toplum değişime hazır değilse, Joel Kovel’in dediği gibi alkoliğe daha fazla alkol vermeye benziyor. Projelerinize gelecek olursak, son yıllarda çalışmalarınızda kent ölçeğinde yaklaşımların ağırlık kazandığını görüyoruz.

Felipe: Evet, gitgide daha çok kentsel ölçekte çalışmalarda bulunuyoruz. Aslında yapılan her yapı kentsel ölçekte değerlendirilmeli. Eğer kentsel ölçekte projeye yaklaşılmazsa, daha verimli ve düşük salınımlı yapılar yapmanın bir anlamı olmaz. Örneğin bir yapının iç hava kalitesini iyi yapmanız için, öncelikli olarak dışarının hava kalitesini arttırmanız gerekir.

Bir diğer önemli konu da insanların ortak olarak kullandıkları kamu alanları. Konforlu halka açık alanlar olmalı ki, şehir sağlıklı büyümeyi sürdürebilsin. Bundan dolayı konfor durumunu bir zincir olarak düşünmeli ve her ölçüye dikkat etmeliyiz. Dış mekan konforu, ortak alan konforu, kendi odanızın konforu; bunların hepsi birbirlerine bağlı. Birçok enerji ilişkili sorun, paylaştığımız alanların yeterli konfor düzeyine sahip olmamasından kaynaklanıyor.

Özlem: Yani birbirinden bağımsız ve izole çözümler aslında olumlu bir sonuç ortaya çıkarmıyor.

Felipe: İspanya’da her ev kendi kazan dairesine sahiptir ve ısınma, sıcak su gibi ihtiyaçları tekil olarak çözümlenir. Ama bu durum bölgesel ölçekte halledilse ve bir mahallenin ısınma sistemi tek bir merkeze bağlı olsa çok daha verimli sonuç ortaya çıkar.

Özlem : Reus Hastanesi projenizde iklimlendirme için pasif sistemlerden faydalandığınızı görüyoruz.

Felipe: Avrupa komisyonu 2020 yılından sonra yapılacak bütün yapıların tükettiği kadar enerjiyi üretmesi kararını aldı. Bu demek oluyor ki eğer pasif sistemlerden yararlanmazsanız, yeterli enerji üretmeniz mümkün olmayacak. Çünkü maliyeti çok fazla olacak. Bu yüzden öncelik; mimari çözümlerle enerji tüketiminin azaltılmasını sağlamak. Bir pasif sistem standardına ulaştığınız vakit enerji ihtiyacı kendiliğinden düşecektir.

Manuel: Enerji tüketim ihtiyacınızı oldukça sofistike ve karışık bir teknolojiyle karşılarsanız, ileride sorun ve hatalar olabilir. Yapının bütün sistemleri enerjiye bağlı olunca bir sistemde sorun çıkarsa, diğerleri de aynı oranda etkilenebilir. Oysa doğaya bağlı bir yapı kurulursa, eğer bir sistem sorun çıkartıyorsa, güneş evinizi ısıtmaya devam eder. Belki istenilen ısıya ulaşamayabilirsiniz ama en azından minimum bir ısı elde edebilirsiniz.

Özlem: Glories okul projenizde cephe kaplaması olarak beton paneller kullandığınız görüyoruz. Malzeme tercihleriniz hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Felipe : Okul projesinde, asıl hareket noktamız okulun durağanlığıydı. Okul çok yoğun, oldukça çok öğrencisi olan bir yapıydı. Dış cephede kullandığımız polimer betonlar izolasyonu sağlayarak her türlü hava koşulunda iç mekanın sıcak olmasını ve cepheyle iç mekan arasında havalandırmayı sağlıyor. Tabii ki de beton yapımında, enerji tüketimi fazla oluyor ancak beton bünyesinde ısıyı iyi muhafaza ediyor ve eğer malzeme uzun süre kullanılırsa, muhafaza edilen enerji oranı da artıyor. Ayrıca bu paneller daha sonra tekrardan kullanılabilir veya geri dönüştürülebilir. Asıl durum iyi veya kötü olmak değil, mevcut koşullarda/şartlarda olabildiğinin en iyisi olmaktır.

Manuel : Felipe'ye tamamıyla katılıyorum. Bir şeylere iyi veya kötü demek, sadece etiketlemek olur. Çevreci olarak algılanan bir ürün, farklı bir coğrafyada tam tersi etkiye sahip olabilir. Örneğin Finlandiya veya Danimarka'da ahşap kullanmak tamamıyla çevreci olarak algılanırken, aynı durum Japonya için geçerli sayılamaz. Çünkü orada ahşap bulunmuyor ve malzemeyi getirmek için oraya başka bir yerden taşımak gerekiyor.

Özlem: ‘Yeşil’ çok geniş içerikli bir kavram ve çok farklı niteliklerde karşımıza çıkabiliyor. ‘Yeşil kapitalizm’ de bunlardan biri. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Felipe: Bir mimar olarak değil ama bir vatandaş olarak, binaların sürdürülebilirlik açısından kötü bir olgu olduğunu düşünüyorum. Ama onlarsız yaşayamadığımız için birer gereklilik olarak karşımıza çıkıyorlar. Bu açıdan bizler birer günahkarız, çünkü inşaat yapmak zorundayız. Günahlarımızdan arınmamız karşılığında ağaçlar ekip, doğaya katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Aslında Kyoto anlaşması (Japonya, 1997 ) da bundan ibaret. Çok fazla sera etkisi yaratan gazların salınımını yapan ülkeler, yapmayan ülkelere ödeme yapıyorlar. Ama şu anda binaları minimum salınımlı yapmak için ihtiyaç duyduğumuz teknoloji ve bilgi birikimine sahibiz. Bu sayede yapı sektörü artık bu sürdürülebilirlik hayaline olumlu katkıda bulunabiliyor. Kötü yapılar da Amazon’da ağaç dikerek değil de iyi yapılara bir takım ödemeler yaparak katkıda bulunmalı.

Manuel: Geçmişte günahlarımızı farklı yerlerde ödüyorduk. Bugün yapıları olumlu katılımcılar yapmak olanağı var. Yeni ve iyi yapılar kendilerini geliştireceklerdir. Yeni yapılar enerji üreticileri olacaklar ve artan bir enerji stoku olacak. Eski bina stoğunda renovasyonlar yaparak çevresel etkilerini en aza indirgerken, bu artan enerji stoğundan da yararlanmaları sağlanabilir.

Felipe: Yapı sektörü için bir çeşit Kyoto anlaşması yapılabilir. Böylece bu durağanlık değişebilir ve çok daha uygun bir bütçeye mal edilebilir. Bu durum ben söylediğim için değil, ama toplumdan bu tarz talepler geldiği için iyi olacaktır.

Özlem: Gökdelenler de bir diğer önemli tartışma konusu. Mesela İstanbul’da Levent aksını gördünüz sanırım..

Manuel: Evet, o yapıları gördüm. Buralarda yaşamayı düşünemiyorum çünkü dış mekanla neredeyse hiç bağlantınız yok ve İstanbul gibi bir şehrin ortasında toplumdan kopuk bir yaşam düzeni var. Camdan dışarı baktığınızda yaşamı görüyorsunuz, insanların gündelik hayatlarını gözlemleyebiliyorsunuz ve o yapının oraya ait olmadığını algılıyorsunuz. Altınızda metro istasyonu ve alışveriş merkezi var ve aslında sizin orayı terk etmeniz gerekmiyor.

Özlem: Evet, ama bu durumun çevresel etki değerlendirme sistemlerinde karşılığını bulduğu pek de söylenemez.

Manuel: Yapının çevresine entegre olabilmesinin ölçülebileceğini düşünüyorum. Kentsel planlamaya ve yapı yoğunluğuna etki eden bu yapıların kantitatif etkileri var. Bu durum aslına çevresel etki değerlendirme raporlarındaki en büyük sorun. Böyle bir değerlendirme yapılması için beklemek ve karşılaştırılma yapılması gerekiyor. Sanırım bu durum üzerinde yapılan çalışmalar var. Karbon emisyonu veya güneş paneli gibi değerlerin dışında çevreyi ilgilendiren veriler değerlendirilmeli sonra diğer etkenlerle birleştirilmeli.

Felipe: Sahip olunan politikalarla ilgili bir durum olmadığını düşünüyorum. Örneğin New York şehrinde birçok gökdelen var ve bu yapılar çevresiyle oldukça uyumlular. Dikkate alınması gereken yapı ile çevresinin nasıl bir ilişkide olduğudur.

Manuel: Size bir soru yöneltmek istiyorum Felipe. Bahsettiğimiz yeni jenerasyon yapı sektörünü enerji konusunda ele aldığımızda akla ilk gelen şey merkezileşmemiş enerji üretimi oluyor. Şu anda merkezi enerji üretiminin ve ulaşımın gerçekleştiği bir yaşamımız var. Mimarlık alanıyla başlayacak gerçek bir devrim düşünebilir miyiz? Çünkü binalar artık enerji üreten makinelere dönüşüyorlar. Ulaşımı da tamamıyla bu sisteme bağlayabiliriz çünkü araçlarda üretilen bu enerjiden yakıt sağlayabilirler. Gelecek görüşünüz böyle bir dünya mı?

Felipe: Açıkçası ben geleceği tam olarak böyle görüyorum. Binalar gelişimin enerjik kalpleri olacaklar. Bu fikre tamamıyla ikna oluyorum. Bu durum 15 yıl evvelki bilgi depolamayla aynı vaka. Bilgilerin tek merkezde toplandığı dönemde birileri bu güce sahipti ve bilgiye ulaşmanız için sizin bu kaynaklara ulaşmanız gerekiyordu. Oysa şimdi gelişen bilişim teknolojileri sayesinde bu durum ortadan kalktı. Enerji içinde aynı şeyler olacak. Bu yüzden binalar enerjinin kaynakları olacak. Mimarlığın ve yapıların pozitif uçlar olduklarını düşünüyorum.

Miguel: Avrupa Komisyonu sadece enerji verimli binaları değil, aynı zamanda enerji verimli mahalleleri de destekliyor. Enerji verimli binaların birbirine bağlı olduğu bu bölgeler kendilerine yetecek enerjileri üretirken artan enerji üretimlerini de şehrin geri kalanına kaynak olarak sağlıyorlar.

Felipe: Şehirler yapı üretimi ve bağlanması açısından daha verimli olacaklar.

Özlem: Kişisel ekotopyanızı öğrenebilir miyiz?

Felipe: Biz yaptığımız işi biyosfere olumlu katkıda bulunmak için yapıyoruz. Biz insanlar diğer bütün yaşayan organizmalarla bir zincir oluşturuyoruz. Bizde üstümüze düşen görevi yerine getirdiğimiz takdirde yaşamaya devam edeceğiz. Belki başka organizmalar daha iyisini yaptığı için daha uzun ömürlü olacaklardır.

Manuel: Evet, hepimiz biyosferin bir parçasıyız ve daha iyi bir şekilde ve daha uzun var olabilmemiz için ona katkıda bulunmaya çalışıyoruz.

Miguel: Bu fikre eklemek istediğim bir nokta var. Günümüzde mümkün olamasa da ileride herkes yaşamak için ihtiyaç duyduğu bütün kaynaklara ulaşabilecek.

Özlem : İspanya ile Türkiye’yi yapı sektöründeki gelişmeler açısından mukayese edecek olursak neler söyleyebilirsiniz?

Felipe: İki ülkenin oldukça çok ortak noktası var. Hepimiz bir şeylerin bittiği ve yeni bir şeylerin başladığı bir evredeyiz.

Manuel: Her iki ülke de farklı kültürler ve coğrafyalar arasında bir geçiş özelliğine sahip. İki ülkede de farklı kültür ve tarih katmanları var. Ve bu durum iki ülkenin de dna’larına işlemiş durumda.

Miguel: İspanya’da yapı sektöründe bu konularda ilerlemesi çok zaman aldı. Ama Türkiye’de bu süreç çok daha hızlı ilerliyor.

Manuel: 90’lı yılların başında enerji kaynakları sonsuz olarak görülüyordu ve çok ucuzdu. İnsanlar o zamanlarda Berlin Duvarı’nın yıkılmasından, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından, tek süper gücün varlığından bahsediyorlardı ve artık büyümenin, barışın ve refahın dönemine girildiği düşünülüyordu. Ozon deliği konuşulmaya başlanmıştı ama kesin olan veriler yoktu. Fakat şu anda bir aciliyet söz konusu. Ve asıl sınav yapı sektöründe veriliyor. Şu an bu odada bulunan insanlar olarak bizler ikna edilmiş kesimiz. Asıl zorluk, halkın da bu bilince varması. İleride hangisi tercih edilecek? Stalin Kulesi’ne bakan bir gökdelen mi, yoksa çevresel bilinçli bir yapı mı? Müteahhitler kullanmaları gerekli olanı mı yoksa ucuz olanı mı tercih edecekler? Bunlar gerçekler.

Miguel: İnsanların ev alırken çevresel etkilerine baktıklarını düşünmüyorum.

Manuel: Şu anda tabii ki de bakmıyorlar. Ancak bu büyük çoğunluğun bu konuda da yönlendirilmesi gerekiyor. Toplumun bizimle aynı bilge seviyesine getirilmesi gerekiyor.

Felipe: Bizler sürdürülebilir yapıya referans oluşturacak binalar yapmalıyız. Bu fikirleri bir forma dönüştürerek sunabilirsek, insanlar bunun bilincine varmaya başlayacak. Her köklü değişimde aynı şekilde oldu. Örneğin Barselona’da ilk modern mimari, modern bölgelerde hayata geçirilmiş, ardından kentin geri kalanı onları takip etmiştir.

Manuel: Sonuçta form felsefenin vitrini olacak. İnsanlar belirli bir formdan işlevini tanımlayabilecek.

Özlem: Yapı belli bir düşünceyi simgeliyor olabilir evet ama çeşitlilikten yana bir yaklaşım olarak yeşil mimarlık düşüncesi ile ikonik yapı mantığı ne derece örtüşür?

Felipe: Örneğin bir şiir okuyup beğendiğinizde bunun nedeni zaten sizin hissettiğiniz duyguları sizin beceremeyeceğiniz bir şekilde kelimelere dökülmüş olmasıdır. Mimarlık da aynı şeyi yapıyor. Ben kesin şekillerden değil, fikirlerin şeklinden söz ediyorum. Ama kesinlikle ikonik/anıtsal bir form değil.

Özlem: Son olarak, tasarım teknolojisi hakkında neler söylemek istersiniz?

Felipe: İlk enerji krizi 70’lerin başında ortaya çıktı. Bu zamana kadar oldukça ilginç organik mimari örnekler vardı. Bu krizden sonra enerji halen ucuz ve ulaşılabilir bir kaynak olduğu için bu sorun görmezden gelindi. Ve devam edebilecekleri yere kadar devam etmeye karar verdiler. Bu yönde ilerlemeye başlayan mimarlık da bir anda durdu. Şimdi yapmamız gereken şey 60-70’lerdeki mimarlıkla tekrar ilişki kurmak. Çünkü o zamanlar bu sorun meydana geldi ve mimari olarak gereken cevabı veremedik.

Manuel: Güç basitliktir ve basitlik güçtür. Kendinizi basit bir şekilde ifade edebilirseniz, o zaman mesajınızın iletilme ve yayılma kapasitesi o kadar kolay olur. Bu gerçeğin değişmesinin yolcuğu. Asıl zorluk dünya üzerinde yaşayan 7 milyar insana bu fikrin verilmesi ve insanların bunu benimsemesi. Tek bir yaşam formunun bütün hayata egemen olmasından bahsediyoruz. Burada oldukça yüksek bir yoğunluk söz konusu.

Felipe: Bu iki şekilde çözülebilir. Atmosfer 9 km kalınlığında, oldukça ince. Bizde binaları yukarıda inşa edip çok iyi bir şekilde bağlayıp, zeminde tarım ve hayvancılık gibi ihtiyaç duyduğumuz alanlara ayırabiliriz. İkinci çözüm ise dünyayı terk edip başka bir yerde yaşam alanı yaratabiliriz. NASA’nın ilk kurulma amacı, uzayda insanlığın yaşayabileceği başka bir gezegen bulmaktı. Fakat karşılaşılan sonuçlar durumun istenilen gibi olmadığını gösterdi. Buradan da anlaşılabileceği gibi, gerekli olan yaşam koşulları hiçbir zaman hazırda bulunamaz. Bir yerde yaşam olması için orada yaşanılacak koşulların insanlık tarafından sağlanması gerekir. Bizler bu koşulları kışkırtmalı, tetiklemeli ve gerçekleştirmeliyiz.


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)