EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

Üçlü Krize Karşı Yeni Bir Düzen: Yeşil Yeni Düzen

Y. Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı İstanbul Teknik Üniversitesi

Yunanistan’da, New York’ta, Şili’de ayaklanan işçiler, öğrenciler, Somali’de geliyorum diyen açlık, yıkıcılığı giderek artan meteorolojik olaylar. Dünya büyük bir krizin içinden geçiyor. İnsanlık tarihinde belki ilk kez bir ekonomik kriz ekolojik ve toplumsal krizlerle aynı anda yaşanıyor. 2008 yılında ABD mali piyasalarında başlayıp reel ekonomiye sıçrayan kriz kısa zamanda küresel bir krize dönüştü. Sonuç ise düşen üretim, artan işsizlik ve sosyal patlamalar. 1929 Büyük Buhran’ını hatırlatan krize karşı hükümetler çoktan rafa kaldırmış oldukları Keynezyen Politikaları tekrar uygulamaya başladılar. Piyasalara akıtılan trilyonlarca dolar para ekonomik krizi bir süreliğine hafifletse de, hükümet bütçelerinde oluşan devasa açıklar nedeniyle sistem yine zora girdi. Yunanistan bunun en acı örneklerinden sadece biri. Tüm bunlar küresel iklim değişikliğine bağlı felaketlerin yoğunlaştığı günümüzde cereyan ediyor. Günümüzün krizi çok boyutlu ve bu haliyle bilinen reçeteleri geçersiz kılıyor.

Neden Yeşil Bir DüzenÜretim ve tüketim kalıplarımız bu dünyayı yaşanılmaz bir yer haline dönüştürmek üzere. Bunun en güzel göstergesi bireysel karbon ayak izimizin büyüklüğü. Faaliyetlerimiz sonucu çıkan karbon ormanlar ve okyanuslar tarafından emilebiliyor ama bir yere kadar! Sorun şu ki, insanlık her geçen yıl doğanın kapasitesinin çok üzerinde karbon salımına sebep oluyor. Mesela tüm 2011 yılı içerisinde doğanın emebileceği karbonu 27 Eylül 2011 tarihi itibariyle atmosfere salmış bulunmaktayız. Bu hızla tüketmeye ve kirletmeye devam edersek yıl sonunda dünyanın kendini temizleyebilme kapasitesini %35 aşmış olacağız. 27 Eylül 2011 yılının Küresel Ekolojik Kapasite Aşım günü olarak ilan edildi. Ve ne yazık ki, bugün her yıl 3 gün geriye gidiyor.

Geçmişte uygulanan reçetelerin neden bugün işlevini yitirmiş olduğunu anlayabilmek adına 1929 sonrası dönemi incelemek aydınlatıcı olacaktır.

Yeni Düzen'den Yeşil Yeni Düzen'e1929 yılında New York borsasının çöktüğünde sonuçlarının bu kadar ağır olabileceğini kimse düşünmemişti. O günlerde hâkim olan iktisat öğretisi krizleri “yaratıcı yıkıcılık” olarak değerlendirip, verimsiz firmaların sistemden elenmesini sağlayan bir fırsat olarak görüyordu. Çok geçmeden yıkımın yaratıcı bir yanının olmadığı anlaşıldığında ise artık çok geç kalınmıştı. ABD gibi işsizliğin çok düşük olduğu bir ülkede bu oran 1934 yılında %25’e çıkmış, kriz öncesine göre GSMH %50 oranında küçülmüştü. Bu şartlar altında 1930 başlarında iktidara gelen Roosevelt “bir daha asla” ruhuna sahip mevcut düzeni kökten değiştirecek bir program başlattı. Adına Yeni Düzen (New Deal) dendi. Yeni Düzeni (YD) kamunun baraj, yol gibi altyapı yatırımları yaparak ekonomide durmuş olan çarkları yeniden harekete geçirmesi, istihdam yaratması olarak düşünmek doğru olmakla beraber eksiktir.

YD’yi asıl önemli kılan finansal ve kurumsal yapıyı bir daha böyle bir krize meydan vermeyecek şekilde düzenlemeleri içermeseydi. Peki, 1929 krizi neden çıktı? Doğru tedavi için sorunun doğru teşhisi gereklidir. Öyleyse önce gelin krize giden süreci anlamaya çalışalım. Tüm dünyayı krize götüren süreçte büyük finans kuruluşlarının pervasızca yaptıkları spekülasyonlar sorumlu gösterilmiş olsa da, bu bir sebep değil sonuçtu aslında. İktisadi aktörler üretken yatırımlardan sağladıkları kârların düşmesi sonucu son derece rasyonel davranarak finansal spekülasyonlarla kârlılıklarını devam ettirmek isterler. Bu eşyanın tabiatı gereğidir. Finansal balonların bir gün elbet patlayacağını herkes bilir, ama burada hedeflenen uçuruma doğru hızla ilerleyen trenden zamanında atlamasını bilmektir. Ne kadar geç atlarsan o kadar kazançlısındır, ama zamanı doğru kestiremediğinde kendini uçurumun dibinde bulmak da var. Aşırı üretim sonucu kârların azaldığı sektörlerde yatırımcılar ellerindeki sermayeyi daha kazançlı alanlarda değerlendirmek ister. Bu alanlar genellikle üretken olmayan gayrimenkul ve finansal piyasalardır. Gayrimenkul ve finansal kağıtlara talebin artması fiyatların artmasını ve her geçen gün bu artıştan yararlanmak isteyen yeni kişi ve kurumların da eklenmesiyle fiyatların bir balon gibi şişmesine neden olur. 1929’da olan buydu, 2007’de olan da budur. Peki, ne oldu da “bir daha asla” ruhuyla geliştirilen YD, 2007’de dünyayı krize götüren süreci engelleyemedi? Burada güç kavramı karşımıza çıkar. 1930’larda sıkı bir denetime alınan finansal piyasalar 1999 yılında ABD yönetimi nezdinde yaptıkları lobinin başarıya ulaşmasıyla zincirlerinden kurtuldular ve böylece 2007 yılında patlayacak bombanın fitili ateşlenmiş olur.

İki Büyük Depresyon Sonrasında Ne Oldu?1930’larda tasarlanan YD programları, Amerika’nın ve dünyanın krizden çıkmasına yardımcı oldu. Toplum hızlıca tüketim toplumu haline dönüştü. Kriz şartlarının bitip üretimin ve tüketimin artması, 1950 ve 60’lı yılların kapitalizmin Altın Çağı olarak anılmasına neden oldu. Ekolojik denge açısındaysa Karanlık Çağ’ın başlangıcı. Günümüzden bakınca insan değişimin ve yıkımın hızına şaşırıyor. Oysa ki 1930’larda toprak ve canlılar daha henüz DDT ve kimyasal ilaçlarla tanışmamıştı. Sentetik elyaf daha icat olunmamış, giysiler halen pamuktan, yünden dokunuyor, ulaştırmanın çoğu toplu taşıma ile yapılıyordu. Açık havada dolaşmak korkutmuyor, zira ne asit yağıyor gökten ne de ozon tabakasını geçip de radyasyon ulaşabiliyor yeryüzüne. Asya ile Amerika hala birbirine bağlı, buzullar, Kuzey Kutbu tüm ihtişamıyla olması gereken yerlerde ve büyüklükte. Bugün, 1930’ların sorunlarına ek olarak çözmemiz gereken çok önemli bir sorun daha var. İnsanın refahının en temel unsurlarından biri olan ekolojik denge tehdit altında. Küresel iklim değişikliği yerkürenin bir kısmını kavururken, öte yanda birçok ülkeyi sellere maruz bırakıyor. Kutuplar erirken Bangladeş gibi ülkelerde halk yükselen denizlerin yaşam alanlarını ele geçirmesinden dolayı artık tarım yapamayacağı yüksek bölgelere göç etmek durumunda kalıyor. Küçük ada devleti Tuvalu halkı ise tüm topraklarını yitirmek üzere, çaresizce bekliyor. Dünyayı 1930’larda ekonomik krizden çıkaran YD politikaları, sonraki ekonomik krizleri engelleyemediği gibi krize yeni bir boyut daha ekledi. Dolayısıyla 2007 krizi sonrası hükümetlerin birbiriyle yarışırcasına hazırladıkları YD ruhlu ekonomiyi canlandırma paketlerinin sorunlarımıza çözüm olmayı bırakın daha da ağırlaştıracağını söylemek hiç de yalan olmaz.

Krizden Son Çıkış: Yeşil Yeni DüzenYeşil Yeni Düzen (YYD), tıpkı isminden ilham aldığı Yeni Düzen gibi üretimi ve talebi kamu yatırımları ve teşvikleriyle artırıp, işsizliği azaltmayı hedeflemekte. YD bu hedeflerine ekolojik yıkıma yol açmış olan karbon-temelli bir ekonomi inşa ederek ulaşmışken, YYD yeni ekonomiyi yenilenebilir enerji temelinde kurmayı hedefler. Dünya ülkeleri krizden çıkmak için 2008 yılından bu yana trilyonlarca dolar harcamayı programlarına aldılar. Bunların bir kısmı yeni kamu yatırımları, bir kısmı ise çeşitli sektörleri teşvik etmek için vergi indirimleridir.

Çevre ve istihdam dostu yeşil yatırımlar enerji-etkin binaların yapımı, demiryolları, akıllı şebekeler, enerji iletim hatlarının ıslahı, geri dönüşüm tesislerinin kurulması olarak sıralanabilir. Dünya genelinde ülkelere baktığımızda, ekonomiyi durgunluktan kurtarmak amacıyla açılmış kurtarma paketlerinin toplam büyüklüğü 2,8 trilyon dolar düzeyinde. Bunun %15,6’sına karşılık gelen 436 milyar dolar istihdam yaratma kapasitesi yüksek çevre dostu yatırımlara ayrılmış. Güney Kore’de bu oran %80’e çıkmakta ve diğer ülkelerden açık ara önde. Çevre ve istihdam dostu yeşil yatırımlar içerisinde ısı yalıtımının önemli bir paya sahip olduğu enerji-etkin binalar için ayrılan kaynak dört yıl için 6,2 milyar dolar civarında. Yine rapordan öğrendiğimize göre bu plan sayesinde Güney Kore hükümet 190 bini 2009 yılı içinde inşaat sektöründe olmak üzere 960 bin yeni istihdam yaratacağını hesaplamış.

Türkiye’ye geldiğimizde 2011 yılı itibariyle açılmış 7 paketin toplam büyüklüğü yaklaşık 50 milyar dolardır. Paketlerin içerdiği önlemlere bakıldığında genel olarak özellikle otomotiv ve dayanıklı tüketim maddelerine olan iç talebi canlandırmaktan öte bir kaygı güdülmediği üzülerek görülmekte. Hükümetin açıkladığı paketlerde yeşil yatırımların payı ne yazık ki sıfıra yakındır. Oysa EMO verilerine göre aynı Türkiye OECD ülkelerine kıyasla aynı işi 2 kat fazla enerji harcayarak yapıyor. Enerji yoğunluğu denilen ve birim üretim için tüketilen enerji miktarını gösteren bu ölçünün dünya standartlarına düşürülmesi gerekiyor. Yine aynı Türkiye’de eskimiş enerji iletim hatlarında kaybedilen enerji toplam üretimin yaklaşık %10’u kadardır. Oysa aynı Türkiye’de özellikle Karadeniz bölgesinde yapılması planlanan 2000’e yakın küçük hidroelektrik santrallerinin toplam elektrik üretimine katkısı %3 civarında. Var olan iletim hatlarının ıslahı ile doğayı mahvetmeden üretilen enerjiyi etkin kullanmak, bu sayede on binlerce kişiye iş bulmak mümkünken, hükümetin sürdürdüğü politikaların ne ekonomik ne de sosyal bir gerekçesi yoktur.

Hangi YYD?Her kesimin YYD’den anladığı birbirinden farklı. UNEP, NEF gibi uluslararası kurumların yayınladıkları raporlar var olan ekonomik sistemin sürdürülebilirlik ilkesi temelinde şekillenmesi gerektiğini savunurken, iş kesimlerinin hazırladıkları raporlar beklendiği üzere daha mütevazı, suya sabuna dokunmayan önlemleri içeriyor. Kapitalist sistem kendi yarattığı krizini aşmak için, denize düşen yılana sarılır misali, yeşil çözümleri savunmaya başladı. YYD iş dünyasının elinde içeriğinin tamamını kaybetmek riskiyle karşı karşıya. Hibrit ya da elektrikli arabalara verilen teşvikler elbette ki sera gazı salınımlarını azaltmaya yardımcı olacaktır, ancak yanlış kentleşme politikaları sonucu her geçen gün daha fazla yol kat etmek durumunda kalınıyorsa, hibrit arabalardan sağlanan fayda çok sınırlı kalacaktır. Yine aynı şekilde enerji tasarruflu ampuller, ev eşyaları kullanmak enerji tüketimini, dolayısıyla enerji temelli sera gazı salınımını azaltacağı beklenebilir. Ancak Jevons’un 1865 yılında gözlemlediği gibi, bu tür teknolojik ilerlemeler enerji tüketimini azaltmak bir yana artırıyor. Üretim ve tüketim kalıpları değişmediği müddetçe bu paradoks da farklı farklı şekillerde karşımıza çıkmaya devam edecek.

Nasıl Bir YYD?Yeşil yatırımlar YYD’nin önemli bir unsuru. Ekonomiyi kurtarmak için her halükarda bu para harcanacaksa, bunun karbon-temelli yapıyı yeniden diriltmek yerine yenilenebilir enerji, demiryolları, depreme dayanıklı, enerji-etkin yapılar için harcamak en doğru seçim olacaktır. Yeşil yatırımlar tanımları gereği istihdam yaratma kapasitesi en yüksek olan yatırımlardır. Ancak günümüzde ülke uygulamalarına baktığımızda YYD kapitalizmin yeşile boyanmasından başka bir şey değildir.

YYD’nin ekonomik, sosyal ve ekolojik olarak sürdürülebilir bir sistem yaratabilmesi için köklü dönüşümlere ihtiyacımız var. Ulusal olduğu kadar uluslararası düzlemlerde de yapılması gereken çok iş var. Bu dönüşümler yapılmadan gelecekte yaşayacağımız krizler bugünkünden daha ağır olacaktır. Oysa vaktimiz dar. Küresel iklim değişikliğinde geri dönülemez noktanın çok yakınlarında olduğumuzu saygın bilim insanları söylemekteler.

Ulusal düzlemde hükümetlerin yeşil yatırımlar yapması ve teşvik etmesi üçlü krize uzun vadede çözüm olamaz. Uluslararası finans ve ticaretin kurallarının değiştirilmesi kaçınılmaz. Unutulmamalıdır ki, yaşadığımız üçlü kriz, merkez ülkelerin güdümündeki IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü eliyle küreselleşen ekonomik yapının yarattığı bir krizdir. Sermaye ve mal hareketlerini serbestleştirmeye dayalı politikalar sonucu birçok ülke kendi kendine yetebilen ekonomik yapılarını süreç içerisinde kaybetti, çok sınırlı sayıda ürüne dayalı ihracat yapısına hapsedildi. Bu da ülkelerin dünya piyasalarında oluşan fiyatlara karşı kırılganlıklarını artırdı. Anamur’da muz ağaçları kesilirken, dünyanın bir ucundaki Ekvator’dan muz ithal eden Türkiye, bu muzları taşıyan dev gemileri çok ucuza inşa ettiği tersanelerinde işçilerini kötü çalışma koşulları altında teker teker ölüme gönderiyor. O ölenlerin içinde acaba Anamur’lu eski muz üreticisi kaç kişi bulunuyor merak ediyorum? Anamur’un eski muz bahçeleri emekli Avrupalılar için yazlık sitelere dönüşürken, Ekvator’da on binlerce dönüm arazide ne insani ne de ekolojik açıdan uygun olmayan yöntemlerle tüm dünyaya muz üretiliyor. O kadar yolu kat edip hala talep ediliyor olabilmesi için ucuz olması, bunun içinse Ekvator’lu işçilerin karınlarını zar zor doyurması, Türkiyeli tersane işçilerinin ise ölmesi gerekiyor. Alın size kabaca bir küreselleşme hikâyesi. Peki, bu gidişatı tersine çevirmek imkansız mı? Bu işin çözümü Adil Ticaret’ten geçiyor. Sayıları hızla artan adil ticaret örgütleri, kurdukları dağıtım ağlarıyla tüketicileri insani ve ekolojik şartlarda üretilmiş ürünlerle buluşturuyor. Fiyatları uluslararası tekellerce üretilmiş benzerlerine göre biraz pahalı. Ama tekellerce üretilmiş ürünlerin nasıl ve hangi bedeller ödenerek daha ucuza mal edilebildiğinden yukarda bahsetmiştik.

Uluslararası ticaret kadar finans sistemi de yaşadığımız krizin en önemli sorumlularından biri. Unutmayalım ki, YD’nin kısa bir sürede Amerikanın ve dünya ülkelerinin krizden çıkarılabilmesi ancak finansal sistemin olması gereken yere çekilebilmesiyle mümkün olmuştu. Finans sektörü reel sektör yani üretim için vardır. Halkın tasarruflarını yatırımcının yatırımlarında kullanmasına aracılık eder. Yani teoride, ya da okul kitaplarında işlevi budur. Oysa çok uzun zamandır, finansal sistem reel sektörden kopuk, kendi içinde bir sistem haline dönüşme eğiliminde. Bunun en güzel kanıtı, günlük 4 trilyon doları aşan döviz alışverişi. Dövize neden ihtiyaç duyulur? İthalat yapmak ya da dışarıda fabrika gibi yatırımlar yapmak için. Peki, dünyada bir yılda gerçekleşen ticaretin ve yabancı sermaye yatırımlarının miktarı ne kadar? 2010 yılı boyunca tüm dünyada gerçekleşen ticaretin değeri 28 trilyon, uluslararası yatırımların değeri ise 1.2 trilyon dolar. Yani neredeyse döviz piyasasında bir haftada el değiştiren para tüm dünyanın üretim ve reel yatırımı için yeterli. Peki, kalan 51 haftada el değiştiren para ne işe yarıyor? Tek kelimeyle hayatımızı karartıyor. Finansal sistem küresel bir kumarhaneye dönmüş vaziyette. Gelişen iletişim teknolojisi sayesinde bir bilgisayar ve internet bağlantısıyla döviz spekülatörü olmak işten bile değil. Ülke paraları üzerindeki spekülasyon finansal krizlerin tetikleyicisidir. Sürdürülebilir bir ekonomik ve finansal sistem için bu tür faaliyetlerin mutlak surette vergilendirilmesi gerekiyor. Bu vergiler ülke ekonomilerini krize iten spekülatif sermaye hareketlerinin büyük bölümünü engelleyecek, toplanan vergiler ise küresel eşitsizliği azaltmak için kullanılabilecek. Bankaların da pratiklerini gözden geçirmeleri gerekiyor. Yeşil ya da sürdürülebilir bankacılık inisiyatifi bu anlamda değerli. Bankaların kredi verirken ekolojik ve sosyal kısıtları göz önünde bulundurması gerektiğini, örneğin silah ticareti ya da ekolojik dengeyi mahveden madencilik, baraj yapımı gibi alanlardan çekilmesini öngörüyor.

Sonuç YerineYYD’i küresel sistemde bir makas değişimi olarak anlamak lazım. Hızlı ya da yavaş, şu anda üzerinde seyrettiğimiz hattın uçurumda sonlandığı açık. Bu yol ayrımından itibaren YYD’in bizi eski hattan ne kadar hızla uzaklaştıracağı ise bizim ellerimizde. Statüko yanlıları uçuruma giden trenin hızını azaltarak, yani “daha fazla kural, daha fazla düzenleme” ile çözüme ulaşabileceğimizi söylüyorlar ki, bu kocaman bir yalandır. Şirketlerin bir halkla ilişkiler aracı haline gelmiş olan yeşil badanacılık (greenwashing) uygulamaları, kriz şartları geçene kadar kendini su üzerinde tutma pratiğinin en açık göstergesidir. Yukarda ifade etmeye çalıştığım gibi, sistemin özüne dokunmayan hiçbir politika kalıcı bir çözüm sağlamayacaktır.

Biraz rüzgâr enerjisi yatırımı, çok mahcup düzenlemelerle günümüzde birçok ülke tarafından uygulanan YYD politikaları yaşadığımız krize uzun vadeli bir çare olmaktan epey uzak. Ancak bu YYD’yi hepten reddetmeyi gerektirmez. Hele Türkiye gibi yeşil yatırımın neredeyse hiç olmadığı, doğanın inanılmaz bir hızda tahrip edildiği bir ülkede YYD’i reddetme gibi bir lüksümüz olmamalı diye düşünüyorum. Üretim-tüketim kalıpları değişmeden de enerji üretiminin termik ya da nükleer santrallerden değil de rüzgar gülleri ve güneş panellerinden elde edilmesi önemlidir. Binaların izolasyonu, tasarruflu ampuller, organik pazarların yaygınlaşması, bunlar önemsiz adımlar değildir. Niye değildir? Bize zaman kazandıracağı için. Zira sistem bu şekilde işlemeye devam ettikçe ekolojik anlamda geri dönüşü olmayan noktaya doğru hızla ilerliyoruz.


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)