EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

Binalarda Enerji Verimliliği Uygulamaları Yasalarla Zorunlu Hale Getirilmeli

1992 yılında Nazire Dedeman’ın bağ evi projesiyle ilk toprak kaynaklı ısıtma soğutma uygulamasını gerçekleştiren Form Şirketler Grubu, 2007 yılında kurduğu Temiz Enerji şirketi ile binalarda gerçekleştirmiş olduğu enerji verimliliği çalışmalarını farklı alanlara da taşıyor. Yaklaşık 45 yıldır enerji tasarruflu ürünlerin satışı, imalatı ve bakımı konusunda sektöre hizmet veren Form Şirketler Grubu şirketinin Yürütme Kurulu Başkanı Tunç Korun ile hem binalarda enerji verimliliği çalışmalarını hem de bu alanda atılan yasal adımları konuştuk.

2010 yılının Aralık ayında 500 kW üstü Lisanslı elektrik üretimi için yenilenebilir enerji kanunu çıktı. Kanun, sanıyoruz endüstriyel kullanıcıları daha çok destekler nitelikte…

Evet, çıkartılan yetkiler daha çok endüstriyel yatırımlara dönük oldu. Bir de 500 kW altı elektrik üretimi konusunu kapsayan yasa da çıktı. Bu yasa aslında güneş enerjisi ağırlıklı olmak üzere mikro kojenerasyon sistemlerini içeriyor. Yani hemen hemen isteyen herkesin evinde veya işletmesinde kuracağı yenilenebilir enerji üretim tesisini şebekeye bağlama izni veriyor. Şebeke bağlantısı ile ilgili kurallar, enerji fazlasının şebekeye satılması ve benzeri konuların detaylarını içeren bir kanun.

Sektör çıkan kanunu yeterli görüyor mu? Siz ne düşünüyorsunuz? Yenilenebilir Enerji Kanununun çıkması için yaklaşık üç yıl bekledik ve şu anda sektör bu kanundan çok memnun değil. Türkiye’de kanun çıkıyor ama kanunun uygulanmasına yönelik alt yönetmeliklerin çıkması gecikiyor. Belli bir süre sonra ancak alt yönetmelikler çıkıyor ama o kadar değişik açıklamalarla karşılaşabiliyoruz ki kanunun bazı maddeleri, öngördüğünüz gibi uygulanamaz hale geliyor. Bundan dolayı yönetmelikler çıkmadan yatırımınız ile ilgili plan yapamıyorsunuz. Anlayacağınız şu anda tam bir karmaşa sürecindeyiz.

Türkiye’de bütün alanlarda bu karmaşa yaşanıyor sanırım. Yurtdışında bu süreçler acaba nasıl işledi. Türkiye’nin modellediği bir ülke var mı?Yurt dışında kanunların çıkış şekli ve organize edilme tarzları bizden çok farklı. Örneğin bir binanın yapılışını ele alalım; ülkemizde öncelikle binanın projesinin çizilmesi için çalışma yapılır. Sonra ihale gerçekleştirilir fakat yapımına başlandıktan sonra projenin yaklaşık yüzde 50’si değişir. Bizler birçok AVM’nin yapımında yer aldık ve hemen hemen hepsinde ciddi miktarda değişimin yaşandığını gördük. Ayrıca Türkiye’de projeye başlanıyor ama yarısına gelince maddi sıkıntıdan dolayı projeye ara veriliyor. Yurt dışında tabii böyle bir durumla karşılaşmıyorsunuz. Projeyi bitirip ihale ettikleri andan itibaren bir duvarını dahi değiştirmiyorlar. Bu durum kanunları için de geçerli. Ama bizde önce bir kanun çıkartalım, sonra gerekli olan yönetmeliklerini süreç içerisinde ortaya çıkartırız diyorlar.

Tabii bunun talep ve bu doğrultuda yapılan baskılarla da alakası var sanırım.

Bizler hem GENSED olarak hem de firma olarak üç yıldır baskı yaptık ve üç yılda yasa ancak çıkabildi. Türkiye’de uygulanan baskılara devletin ilgili kurumları ne kadar önem veriyor, bundan emin değilim. Zaten enerji verimlilik yasası çıktıktan sonra birçok firma, kanunun çıkmış hali itibarı ile çeşitli talep ve isteklerde bulundu.

Elektrik dağıtım şirketlerinin de işi zorlaştı biraz sanırım. Çünkü sizin kendi elektriğinizi üretiyor olmanız, onların da elektrik satmasını zorlaştıracak. Belki de bu tarz konularda net kararlara varmak için yasanın çıkışı gecikmiş olabilir?İhtimal var çünkü zaten elektrik dağıtım ihaleleri çok düşük fiyatlarla alınıyor. Şimdi de bundan nasıl kar edeceklerini düşünürken, insanlar kendi elektriğini üretebilecek hatta fazla ürettiği elektriği size bile satabilecek durumu ortaya çıkıyor. Bu durumu öngörerek birkaç madde eklendi aslında. Kanunda yer alan bilgiye göre; müracaatlar yerel elektrik dağıtım şirketlerine yapılıyor. Bu başvurulara 20 gün içerisinde cevap verilmek zorunda, 90 gün içerisinde de bağlantıların yapılması gerekiyor. Dolayısıyla devlet zaman sınırlamaları getirerek elektrik dağıtım şirketlerinin dosyayı sümen altı etmesinin ya da geç cevap vermesinin önüne geçmeye çalışıyorlar. Ama bu pratik uygulamada ne olur, bilmiyorum. Mesela 20 günde başvuruya cevap verilmese ne olacak? Bu tarz detaylara yönetmeliklerde yer verilmesi gerekiyor aksi taktirde karışıklıklar çıkabilir. Özellikle büyük çaplı uygulama isteklerinde sıkıntı yaşanabilir.

2007 yılında Temiz Enerji şirketinin yönlendiniz. Bu süreç nasıl gelişti?Biz 1986/87 yıllarında Antalya’da otel inşaatlarının yoğun olduğu dönemde, deniz suyunu kullanarak otellerin soğutma gruplarının çalıştırdık. Otellerin kışın deniz sayesinde çok yüksek verimde sıcak su elde etmesini, yazın da yüksek verimle soğuk su elde etmesi sağladık. Arkasında da toprak kaynaklı uygulamalara doğru geçiş yaptık. İlk toprak kaynaklı uygulamamız 1992 yılında Nazire Dedeman’ın Çanakkale’deki bağ evi projesi oldu. Daha önce bu tarz bir uygulama yapmamıştık, nasıl yapılabilir konusunda çok emin değildik. Süreç böyle ilerlerken 2007 yılında İspanya’da gittiğimiz bir fuarda Fotovoltaik konusunun çok gelişmiş bir boyutta olduğunu fark ettik. Bizim de bu konuda bir şeyler yapmamız gerektiğini düşündük ve çalışmalara başladık. Temiz Enerji şirketi konusunda şu anda fotovoltaik paneller üzerine çalışıyoruz. Fotovoltaik sistemlerin diğer yenilenebilir enerjili elektrik üretim sistemlerinden önemli bir farkı da var. Diğer yenilenebilir enerji sistemlerinde hepsinde merkezi bir sistem kuruyorsunuz. Bunu ara trafo istasyonları, kablolamalar, dağıtımlar, düşürücü istasyonlar kurarak evlere kadar dağıtıyorsunuz. Bir birim enerjiyi üretmek için yaptığınız yatırım kadar da dağıtmak için yatırım yapmanız gerekiyor. Fotovoltaikte ise ihtiyaç olan noktada elektrik üretiyor ve o noktada kullanıyorsunuz. Bu konseptte merkezi büyük bir üretim tesisi değil, yüzlerce hatta binlerce küçük küçük üretim noktaları yer alıyor. Schneider Elektrik gibi firmaların da bu konuda bazı çalışmaları var, akıllı grid dedikleri bir otomasyon konsepti var.

Sağlıklı bir planlama ile düzgün işleyecek sistemler oluşturulabilir aslında. Planlama ve mimarlık tasarım ilkeleri ile örtüşen bir mantık.

Aslında bu şehircilik ile örtüşüyor. Bir tesis kapandığında ya da bir hat koptuğunda bütün şehrin elektriğinin kesilmemesi gerekiyor ki akıllı grid sistemi de bunu sağlıyor. Şehir yüzlerce noktadan beslenir hale geliyor. Özellikle Almanya’da bu konuda çok fazla çalışma var. Dünyada 30 gigavat kurulu güç var ve bu gücün yaklaşık 13 gigavatı Almanya’da. Bir mahalleye bakıyorsunuz hepsinin çatısında fotovoltaik bulunuyor. Mahallenin kendi içinde bile akıllı dağıtım sistemini kurmanın mümkün olabileceği görülüyor.

Doğru planlama yapılmamasından dolayı imkânlar çok iyi değerlendirilmiyor galiba?Projelerde bu tarz konularla çok geç ilgilenmeye başlıyorlar. Genelde bizi davet edip toprak kaynaklı ısıtma soğutma sistemi yapılır mı diye soruyorlar ama uygulamayı yapmak için geç kalınmış oluyor. Bazen de toprak kaynaklı yatırımın getirdiği zaman faktörü devreye giriyor. Levent’te en son bir iş merkezi binasında, her konuda anlaşmaya vardık. Sonra bir anda “bu girişim bizi kaç ay geciktirecek” dediler. Binanın alt temeli yapılmadan bizim sistemimizi kurmamız gerekiyor. O da yaklaşık iki ay kadar bir süreç gerektiriyor. İki aylık zaman kaybının kira ve gelir üzerinden değerlendirmesini yaptılar, vazgeçtiler. Oysa zamanında değerlendirilmiş olsa bu süreç problemi yaşanmayacaktı.

Peki, bu sistemlere olan ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? İnsanların bu sistemleri uygulamaları için yüksek bütçe ayırmaları gerekiyor mu?Aslında yüksek bütçe gerektiren yatırımlar değil. Çünkü hepsi başka bir şeyin yerine geçiyor. Örneğin bir binada belli bir serinletme sistemi kurmak istiyorsanız ve bunu klimayla yapmak durumunda kalıyorsanız, aynısını evaporatif soğutma kullanarak da yapabilirsiniz.

Bunu duymaya ve yapmaya hazır bir kullanıcı kitlesi oluşuyor mu?Aslında oluşuyor ama tam olarak oluştu mu, hayır. Bu konuların hemen hemen hepsinde müşteri bize gelip bir talepte bulunmuyor. Biz müşteriye gidip “sizin projeniz buna çok uygun, neden böyle yapmıyorsunuz” diyoruz. Yani bilgi eksikliğinden kaynaklanan sorunlar var. Zaten anlatınca birçok kişi konuya ilgi gösteriyor. Biz bilgileri verdikten sonra projenin zamanı, yeri buna uygun mu ve hepsinden önemlisi bütçesi buna uygun mu, onları hesaplamaya başlıyorlar. Gün ışığı sistemlerinde, Evaporatif soğutmada ya da klasik klimanın yüksek verimli klimaya çevrilmesinde bütçeler hiçbir zaman sorun olmuyor. Çünkü baktığınızda bunlar hep bir şeyin yerine geçiyor. Gün ışığı yaptığınızda 400 watlık bir ampulü kapatıyorsunuz. Evaporatif yaptığınızda klimaların bir kısmını almıyorsunuz. Ya da yüksek verimli klima aldığınızda 100 vereceğinize 105 veriyorsunuz. Fakat toprak kaynaklı ısıtma soğutma sistemi ya da fotovoltaik yapmak istediğinizde kesinlikle ek maliyet ödemek durumundasınız. Bizler de bu yatırımların geri dönüş hesabını yapıp sunuyoruz müşteriye.

Peki, Sunvia süreci nasıl gelişti?Aslında çok basit bir sistem. İnsanlar gördüğünde “bunun içinde ampul var mı” diye soruyorlar. Türkiye’de ilk ve tek imal eden biziz. Sunvia Gün ışığı aydınlatma sistemi, büyük hacimli binalara çok kolay adapte edilebiliyor. Market, spor salonu, havaalanları, alışveriş merkezleri ve benzeri yerler için çok avantajı var. Klasik aydınlatmalar mekâna ciddi bir ısıtma faktörü de getiriyor. Bu durumda klimalar daha çok çalışmaya başlıyor, ısınan ortamı soğutmak için. Sunvia aydınlatma teknolojisinin ısı etkisi olmuyor. En önemli taraflarından biri de sağlıklı olması.

Belki de bazı alanlarda, mesela kamu yapılarında bu tarz enerji verimliliği uygulamalarının yasalarla zorunlu hale getirilmesi gerekiyor…

Yenilenebilir enerjinin teşviki yönetmeliği de mevcut, içeriğinde çok iyi kararlar da var. Mesela 15 bin metre kareden büyük binalarda analiz yapılacak. Yenilenebilir enerjilerden biri (ısı pompası, toprak kaynaklı, fotovoltaik ve benzeri) kullanılmaya çalışılacak. Ama 20 bin metrekareden büyük binalarda hesap yapılacak, geri dönüş 10 yıldan uzun olmadığı taktirde yenilenebilir enerji yatırımı uygulaması zorunludur dediler. Ama yaptırım olarak ortada bir şey yok. Bu durumda bina etiketleme sistemlerinin devreye girmesi gerekiyor.

Bina etiketleme hem de Leed ya da Bream gibi sertifikalama sistemleri, yapıda ivme kazandırıyor mu? Kesinlikle kazandırıyor. Bu sertifikalardan yararlanmak isteyen insanların sayısı giderek artıyor. Tabii Leed alacağım diye yola çıkanların yarısı ne yaptığını bilmiyor ama yine de bunu bir adım olarak görmek gerekiyor. İnsanlar parasını verip alamayacağını görüp bir şeyler yapması gerektiğini anlıyor ve ona göre araştırmalara başlıyor. Türkiye’de Leed’a başvuru yapan ya da başvuracağını beyan eden bina sayısı 100’e yaklaşmış sanırım.

Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği Yönetim Kurulu’nda yer alıyorsunuz. Şu sıralar ÇEDBİK ulusal sertifika sistemi üzerinde çalışmalarını sürdürüyor. Ulusal sertifika sistemi konusunda neler söylemek istersiniz? Ulusal bir sistem olmasını son derece pozitif görüyorum. Ulusal sistemin Leed ya da Bream gibi 400/500 sayfalık ya da çok detaylı olmasını da gerekli görmüyorum. Bence bu sistemin çok daha basit, okuması yapılması çok daha kolay olması gerekiyor. Mesela; binanıza izolasyon yaptınız mı, yağmur suyunu tekrar kullanıyor musunuz, tasarruflu ampul kullanıyor musunuz? Bunun gibi basit olan, her apartmanın uygulayabileceği ve “bu binada minimum kabul edilecek yeşil bina kriterleri sağlanmıştır” gibi bir sertifika verilmesini çok daha mantıklı görüyorum. Zaten süreç içerisinde eklemeler yapılacaktır. Mühim olan herkesin anlayacağı, Türkiye’de bulunan binaların yüzde 50’sine uygulanabilecek yeşil bina sertifikası çıkartmak. Bunlar tabiî ki benim kişisel düşüncelerim, konu halen Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği­­ içinde değerlendirilme aşamasında.

Türkiye’de şu anda Leed ve Bream’in uygulanması ile ilgili de bazı düzeltmeler yapılması gerekiyor aslında. Yurt dışında bir bina başvurusunu yapıp sonuçlandırdıktan sonra ancak aldığı sertifikanın lansmanını yapabilirken, bizde daha başvurmayı düşündükleri anda reklamları yapılmaya başlanıyor. Sertifikaların reklamının daha doğru şekilde kullanılması lazım.

Çıkartılması planlanan ulusal değerlendirme sistemin, herkesin kendini rahat hissederek katılabileceği bir sistem olması gerekiyor. Yönetmelik konusunda da sürecin daha anlaşılabilir ve uygulanabilir olması lazım. Bir konuda bir teşvik sağlanmaya çalışılıyorsa gerçekten teşvik edilmeli ve yaptırımları olması gerek. Aksi taktirde Türkiye’de kimse zorunlu olmadığı bir şeyi uygulamak konusunda kendini sorumlu hissetmez.

Peki bu süreçte kime ne gibi sorumluluklar düşüyor?En başta mimarlara daha çok ulaşabiliyor olmamız lazım. Ortaklaşa çalışılması, binayı daha fazla para harcamadan nasıl enerji etkin bina yaparız diye bakmamız lazım. Yatırımcılar da önemli ama şöyle bir durum var, mimarların yatırımcıyı etkilemesi ve yönlendirmesi gerekiyor. Yatırımcının hiç aklında olmayan bir yatırımı, mimarın söylemesi ve göstermesiyle ikna olduğuna çok tanık olduk. Tabii ki yatırımcı deneyime sahipse “kaymaklı kadayıf olur” ama az rastlanan bir durum bu. Mimar doğru bir şekilde yönlendirirse sonuç başarılı olacaktır.


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)