EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

''Moda Kavramların Pırıltısına Kapılmamalıyız''

DYO Sponsorluğunda hazırlanmıştır.

KURTUL ERKMEN, KG Mimarlık

Mimarın bir yarısı mühendis ise bir yarısı da sanatkârdır. Bunları dengede tutmak gerekiyor, ben başından beri buna inanıyorum. Mimarlığı yine bugün dünyada değişen parametrelerinden bir kısmını içselleştirip, çok moda olan söylemler ve akımlara kapılmadan devam ettiriyoruz. 

Mimar olmaya nasıl karar verdiniz bu hikâye ile KG Mimarlık’ın kuruluşu nerede kesişti?

Mimar kökenli bir aileden geliyorum. Babam ve amcam mimar ve uzun yıllar ortak kurdukları ofislerinde çalıştılar. Dolayısıyla T cetveli, gönye, plan ve akşam eve getirilen mimarlık dergileri ile dolu bir çocukluk geçirdim. Bu bir çocuğun babasının mesleği ne olursa olsun hep gördüğü ve yaşadığı bir durumdur. Mimarlığın farkı ise elle dokunulabilir bir materyallere sahip olmasıdır, ofis çalışmasının dışında da eve taşınabilen işler olduğu için aile de bundan etkilenebiliyor tabii ki… Ben de sanıyorum bu etki ile üniversite tercihlerimi yaparken mimarlık dışında hiçbir tercihte bulunmadım. İyi puan aldığım için de ilk sıraya yazdığım akademiyi kazandım daha sonra da babamın ofisinde onunla birlikte çalışmaya başladım. Onlar yaşları itibariyle yavaş yavaş kendilerini meslekten çekmeye başladıkları döneme denk gelen 1990 yılında KG Mimarlık’ı Gürhan Bakırküre ile iki ortak olarak kurduk. 2013 yılına kadar da bu ortaklık devam etti. Ortaklığımız bitse dahi KG Mimarlık devam ediyor. 2020 yılında 30.yılına girecek. Bu Türkiye’deki şirket ve kuruluşlar için kısa bir süre değildir. Dünya’da şirketler arasında bir araştırma yaptıklarında şirketlerin ömrünün ortalama 20 yıl olduğu görülmüş. Dolayısıyla Gürhan Bakırküre ile ortaklığımızda bittiğinde ben ofisimizin isminin devam etmesi konusunda kararlıydım. Kişilere bağlı bir isimle değil de kurumlara bağlı bir isimle var olmak gerektiğine inanıyorum. Benden sonra da bu ofisteki arkadaşlarım bunu devam ettirsinler isterim.

Kırklareli Atatürk İlköğretim Okulu Bahtiyar Yılmazer Ek Hizmet Binası

KG Mimarlık olarak mimari çizginizi nasıl özetleyebilirsiniz? Ortaklığın sonunda bu çizgide bir farklılık yaşandı mı? 

Çizgimizde bir değişiklik olmadı. O çizgiyi birlikte oturtmuştuk zaten. Bütün mimarlık ofislerinin aşağı yukarı söyleyebileceği gibi çağdaş, gelişmeleri takip eden, mimarlığın çeşitli parametrelerden oluştuğunu bilen bir zihniyetteyiz. Mimarlık klasik olarak işlev, estetik, sağlamlık parametrelerinden oluşur ve  bunları göz ardı etmemeniz gerekiyor; işlevi olmayan bir mimarlık yarım bir mimarlık, işlevin üzerine çok yoğunlaşıp ‘çirkin’ bir şey yaparsanız o da bize göre eksik bir mimarlık oluyor. Çünkü mimarın bir yarısı mühendis ise bir yarısı da sanatkârdır. Bunları dengede tutmak gerekiyor, ben başından beri buna inandığım, Gürhan da buna inanan bir arkadaşım olduğu için 23 sene ortaklık yapabildik. Mimarlığı yine bugün dünyada değişen parametrelerinden bir kısmını içselleştirip, çok moda olan söylemler ve akımlara kapılmadan devam ettiriyoruz. Ama net olmak gerekirse; ne olduğunuzu anlatırken bazen ne olmadığınızı da anlatmak da kıymetlidir. Biz; eklektik, tarihselce, geçmişe dayalı referanslar veren bir mimarlığı benimsemiyoruz. Taklitçi, başka yerlerde görülüp beğenilip, başarı kazanmış, geçmişte veya bugünkü mimarlık üretimindeki yapıları taklit etmek üzerine bir mimari kurmuyoruz. Çünkü her yeni gelen proje kendi kendimize yarıştığımız yeni bir yarışma; kendi kendinize meydan okuduğunuz bir hal alıyor. Bunun içinden çıkmak bunun problemleriyle boğuşmak ve sizi tatmin edecek bir sonuç almak zaten bir yolculuk ve keyiftir. Bu keyfi yaşamaktan kendimi mahrum etmek istemem. Aynı zamanda kendimi de taklit etmek istemem. Örneğin; bir otel projesinde tutturduğunuz bir stil ve sağlanan konfor ortamının beğenilmesinin ardından önünüze gelen tüm otellere aynı yaklaşımı gösterip daha kısa sürede bitirme düşüncesi ve konforu beni açıkçası hiç tatmin etmez. Her defasında yeni bir şeyler katmak isterim. 

Kumport Liman İşletmeleri, İstanbul

Şöyle bir durum da var; zaman ilerliyor, malzemeler ilerliyor ve değişiyor ama günün sonunda benim mimarlıktaki ana öz tabirim mekânla ilgilidir. Malzeme değişir, imkânlar malzeme ve teknolojiyi de etkiler. İşverenin maddi durumu ve kaynakları bir tarafta çok iyi olurken bir tarafta çok mütevazı olabilir. Mütevazı kaynaklarla iyi binalar yapılmasaydı öylesi binalar yapan yerlerden büyük mimarlar çıkmazdı. Örneğin; Barragan, Legorreta… Son derece mütevazı kaynaklarla yapıldığı belli olan yapıları bugün dünyada herkesin ilgi ve zevkle izlediği yapılar halinde. Ben star mimar değilim diye haykıran Peter Zumthor’un yapılarını yeni gezdim. Therme Vals’taki kaplıcaları parayla malzemeyle hava atan şeyler değil. Ama gittiğiniz zaman karşısında etkilendiğiniz bir mabet gibi adeta… Mimarlığın özü başka yerlerde çünkü… En pahalı malzemede, en yüksek tavanda ya da ileri teknolojide de yatmıyor aslında… Bizim de anlayışımızın ipuçlarını buradan çıkarabiliriz belki…

Akademik hayat ile profesyonel bir mimarın hayatını nasıl paylaştırıyorsunuz?  İkisi arasındaki denge ve iletişimi nasıl görüyorsunuz?
 
KG Mimarlık’ta bina üretim pratiği içerisindeyiz. Üniversite kanadında bizzat eğitim yapıyorsunuz. Aura’da ise bu ikisini toplayıp bundan bir sonuç çıkarıyorsunuz. Özgür bir ortam olması dolayısıyla Aura’da hem kendi mimarlık pratiğinizin hem de mimarlık teorisinin bir arada verilmeye çalışıldığı bir eğitim kurumu. Ama bunların hepsi birbirini besleyen şeyler. Yani lineer bir şekilde ‘‘ben mimarlıktan öğrendiklerimi eğitime aktardım, onları da Aura’ya aktardım’’ gibi değildir. Bir üçgen gibi düşünün; hepsi bir mimar olarak yine beni besliyor. Aura’da katıldığım konferanslardan tutun oradaki genç arkadaşların yapmış olduğu araştırmalar, çalışmalar ya da projeler ya da herhangi bir üniversitede katıldığım jüri üyeliğinde karşılaştığım projeler yine beni besliyor. Burada sürekli bir alışveriş durumu var. Bu beslenerek elde ettiğiniz sonuç yani sizde vücut bulan son durum bir sonraki adıma zaten tekrardan verilmek üzere geri gidiyor. 

Ben belki sorunun şu kısmını daha iyi anlatabilirim. Peki vakit dağılımını nasıl yapıyorsunuz? Vakit dağılımında zaman zaman birisi veyahut diğeri öne geçiyor. Biz Aurayı 7 arkadaş kurduk. Yedi kurucu üyenin beşi meslekten, diğer iki arkadaşımız meslek dışında olan ama böyle bir oluşuma destek olup katkı sunacak nitelikte bir hukukçu ve iş adamı arkadaşımız var. Geri kalan beş kişi meslekten, mimar veya iç mimar olduğu için zaten her türlü konuşma görüşme ve yönetim kurulu toplantılarında zamanlama konusunda birbirimizi dengeliyoruz. Birimiz herhangi bir sebepten gecikme yaşıyorsa diğerleri bayrağı taşıyorlar. Bu bazen işlerin yoğunluğu bazen de zaman açısından çok işe yarayan bir durum. Aura’ya ayırdığım zamana gelirsek bunu yalnızca bugün için söyleyebilirim. Altı ay sonrası için bir şey diyemem. Ama bugün baktığınız zaman ikisinin arasında % 50-50 denge kurulmuş durumda. Özellikle Aura’nın ilk yıllarını yaşadığımızdan otomatik pilota bağlamak için bir iki sene daha çalışsak çok iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü iki senelik geçmişimizde başladığımız yerden çok iyi bir yere getirdik. Biraz daha böyle gittiğinde daha iyi oturacak diye düşünüyorum. Aura içerisinde  profesyonel bir ekip var ve profesyonel arkadaşlarımız sürekli çalışma içerisindeler. Aura her gün kapılarını açıyor. Ama bizim elimiz hep daha üstte oluyor. Biz yönetim kurulu olarak daha karar makamı olarak görülsek de yönetim kurulu aynı zamanda bir icra makamı gibi de çalışıyor. Herhangi bir proje yapmaya karar verdiğimizde Aura’yla ilgili bizim işin içinde olmamız buna vakit ayırmamız için burada kendi ofisimizde toplantılarımız ve randevularımız olabiliyor.

Kumport Liman İşletmeleri, İstanbul

Orada yarışmalar, etkinlikler, paneller yapıyoruz. Bu alanın kapasitesi 120 civarı. Bunların 70-80’ini oturtabiliyoruz. 20-30 kişi ayakta durmaktan rahatsız olmuyor. Son etkinliğimiz benim moderatörü olduğum Durmuş Dilekçi, Cem İlhan ve Melike Altınışık’ın katıldığı bir cephe paneliydi. Giriş çıkışta katılım oranını merak ettiğimiz için kayıtlar aldık ve  320 kişinin katıldığını tespit ettik. Salon patlayacak bir balon gibiydi ve herkes orada olmak istiyordu. Sonuçta ödeme yapılmayan biletli olmayan serbest girişli bir etkinlik ve gelenler yoğunluktan rahatsız olup gitseler haklı olurlardı. Ama 320 kişi geldi bizi dinledi ve bu 1.5 saatlik zaman zarfında ihtiyacı olan genç meslektaşlarımızın zorluklara göğüs gerebildiğini de gösterdi bize. Böyle bir durumda onlara saygımızı sevgimizi sunuyoruz. Bir yandan şartları iyileştirmeye çalışıyoruz ve böylesi kalabalıklarda bize kapılarını açacak, kapasiteye sahip salonlar olduğunu da biliyoruz. Onları da değerlendiriyoruz bir senedir. Ama Aura’nın kendi mekânında kendi samimiyetinde bir şey yapmasının da terazinin kefesinde ağır tartma halinden vazgeçemiyorum. 

İki senedir düzenlediğimiz Cumartesi Aura’ları aralıksız gerçekleşiyor. Bu etkinlik saat 15.00 de başlıyor. Fakat gelecek olan misafirlerimize 14.00 da gelin derim. Çünkü herkes erkenden geliyor. Biliyorlar ki salonda yapılacak konuşma kadar lobide kurulacak ilişkiler de önemli. 

Koluman Plaza, Gaziantep

Herkes birbiri ile tanışıyor konuşuyor. Ondan sonra da bir kokteyl bölümümüz oluyor. Belki konuşmacıya salonda bir şey soramayan dışarda bir şey içerken gidip yanına konuşabiliyor. Bir bakıyorsunuz ki davetliler içinde konuşmacı kadar soru sorabileceğiniz nitelikte bir sürü meslektaş var. Ondan sonra onlarla görüşme imkanı buluyorsunuz. O yüzden bu sosyalleşme imkânını bizim yerimiz çok iyi bir şekilde sağlıyor. Hem de şehrin çok merkezi bir yerinde çok dinamik bir yerde. Beşiktaş’a girdiğinizde kaynayan bir kazan gibi, yukarı çıktığınızda bizim kat başka bir çehrede sanki Almanya’da gibi hissediyorsunuz. Bu kontrast da çok hoşumuza gidiyor. Yabancı misafirlerin de hoşuna gidiyor. Balkona çıkıyorsunuz harika bir manzara önünüzde, Mimar Sinan’ın Sinan Paşa Camii, biraz ileride Boğaz ve ondan sonra Anadolu Yakası… Beşiktaş’ın canlı atmosferiyle Aura’nın bu kristalize duran hali güzel bir birliktelik oluşturuyor aslında. Ben onun için Aura’da yapılan etkinlikleri çok kıymetli buluyorum. 

Kapasite arttıktan sonra yeni bir mekân arayışına mı gireceksiniz? Ya da sizin kafanızda var mı bir fikir?

Oradan başka yere taşınmak değil de olduğumuz yeri büyütmek,  bulunduğumuz üst kattaki opsiyonları değerlendirmek olabilir. Bunların hepsi tabii bir taraftan bize gelen teveccühle alakalı o konuyu anlattım öbürü de kaynak yaratmakla alakalı. Hiçbir şey bedava olmuyor. Bunu dengelemeye dikkat ediyoruz. Bir de bazı star mimarlarla konferans toplantı gerçekleşirse belki ona uygun salonlarla organize edebiliriz. Bir şey anlatmak istiyorum: Aura olarak bundan birkaç ay önce Yaşar Üniversitesi’ne gittik. Yaşar Üniversitesi bize bir Cuma günü ev sahipliği yaptı ve biz orada Renkli DYO’loglar adı altında DYO sponsorluğunda panel düzenledik. Yılmaz Değer moderatör oldu Nevzat Sayın konuşmacı oldu. Serhat Kiraz yine ressam sıfatıyla konuşmacı oldu. Bir de Ankara’dan akademisyen bir arkadaşımız geldi, Sibel Ertez Ural.  O da renk ve renklerin psikolojisi üzerine konuştu. Salon 400-450 kişiydi. Salonun dışında onlar da lobiye ekranlardan yayın yapabiliyorlardı.  Dolayısı ile oranın da ciddi bir kapasiteye sahip olduğunu söylediler. Bu bizim için bir iltifat, rektör mütevelli başkanı olan üst düzey yöneticiler dediler ki biz en son 9 sene önce kadar bu kadar dolduk, ondan sonra da siz… O zaman konuşmacı Okan Bayülgen imiş … Okan Bayülgen kadar dinleyici topladık Aura olarak.

Erciyas Holding, İstanbul

Burada anlatmak istediğim doğru bir konuyu doğru biçimde doğru konuklarla ortaya koyduğunuzda aslında gençler de üniversiteliler de pekala buna bir cevap verebiliyorlar.

Sürdürülebilirlik kavramına gelecek olursak: Yapı sektöründe son 10 yıldır bir sürdürülebilirlik eğilimi görülmekte. Siz bu eğilimi nasıl görüyor ve değerlendiriyorsunuz?

Sürdürülebilirlik kavramına benim yaklaşımımı anlatayım. Sürdürülebilirlik ihtiyacı ve bilinci parabolik olarak artıyor. Yani 8-10 sene önceki bu hususta yapmaya niyetlendiğim ya da yapmak zorunda olduğumu hissettiğim şeylerle bugünkü arasında parabolik açıdan pozitif bir fark var. Bunun şununla da alakası var. Dünya’da teknoloji gittikçe hızlanıyor. İnternet ve sosyal medya kanalları sayesinde çevre kirliliğinin ne kadar tehlikeli bir boyutta olduğu önümüze daha hızlı bir şekilde geliyor. Son 50 yılda dünya nüfusu iki misli arttı ve kendini katladı. Biz okurken dünya nüfusunun 3 milyar olduğu bilinirken bugün 7-8 milyara doğru gidiyor. Ve insanlar maalesef çevreyi son derece hızlı bir şekilde tüketiyor. Bu konuda hepimize görevler düşüyor. Bunları görev olarak da görmemek lazım, yapmamız gereken şeyler. Ama işin şu tarafında halen aynı fikirdeyim. Yani 10 sene önce de 15 sene önce de bu fikirdeydim. Bu konuda herhangi bir kavram çıktığında (ki biliyorsunuz  önceleri yeşilcilik kavramı vardı) bu kavramların moda deyimi pırıltısına çok kapılmamak gerekiyor. Bu kavramlar olmadan da sorumluluk sahibi mimarlar gereklilikleri yapıyorlardı. İyi bir mimarın mekânsal anlamda zaten yapması gereken şeyler...

Erciyas Holding, İstanbul

Malzeme sektöründeki malzemelerin tasarımsal olarak gelişimi, inovasyonları ve yeşil belgeleri hakkındaki değişimlere bakacak olursanız tüm bu değişimler projelerinizde karar süreçlerinizi nasıl etkiliyor?

Günceli takip etmek ve çağdaş projeler üretmek dediğim kriterin tam karşılığı... Çünkü malzeme firmaları esasen bütün dünyada ister yerel olsun ister uluslararası firmalar olsun parasal olarak güçlü firmalar. Bunlar ciddi kaynaklara sahipler ve bu kaynakların bir kısmı da belli yüzdelerde Ar-Ge çalışmalarına ayrılıyor. Ar-Ge çalışmalarına ayırmak suretiyle de kendi malzemelerini bahsettiğimiz çevrecilik, daha az enerji tüketimi gibi kriterler çerçevesinde geliştiriyorlar. Bize bu gelişmeleri takip etmek düşüyor. Bazen onlarla yapılan ikili görüşmelerimizde bizim onlardan neler beklediğimizi anlatmamız onlara ışık tutuyor. Malzeme sektörüne baktığımızda ihtiyaç duyduğumuz alanlarda malzemenin farklı imkânlar sunmasını da bekleyebiliyoruz ve bunları da aktarıyoruz firmalara.  Bundan dolayı malzemeleri yakın bir şekilde takip etmemiz gerekiyor. Size yeni bulgulardan bir tanesini söylemek isterim. DYO’nun şöyle yeni bir ürünü çıktı ve bunu aslında yeni çıktığı için mimarlara çok tanıtmadılar henüz. Mantolamada biz plaka kullanıyoruz. Bu plakalar yan yana geliyorlar ve bu esnada arada derz boşlukları oluşuyor. Burası tabi zayıf alandır ve ısı köprüsü oluşmaması için orası ayrıca kapatılıyor üzerine sıva vs geçiliyor. Bir de diyelim ki söz konusu yüzey kubbe formunda olsun. Bir sürü zorluk.  DYO yeni bir mantolama sıvası yaptı. Mantolama panelinizin kalınlığı 4 cm ise o size 4 cm sıva yapıyor. Ben 3 cm tercih ettiğimde 3 cm, 20 cm tercih ettiğimde 20 cm yapıyor. 20 cm’e kadar çıkabiliyor ve bu sıva püskürtme ile uygulanabiliyor. Ve en önemli özelliklerinden birisi hızlı uygulanabilmesi. Mesela bir Zaha Hadid binasını kolaylıkla mantolayabilirsiniz. Bütün eğimleri kıvrımları sorunsuz alır. Bu yenilik ve kolaylık sizin istediğiniz değerleri sizin istediğinizden fazla size sağlıyor. Yanmazlık sınıfı yüksek, vs. 

Kırklareli Atatürk İlköğretim Okulu Bahtiyar Yılmazer Ek Hizmet Binası

Bir diğer örnek cam malzemesi. Eskiden tek bir cam yüzey uygulanırdı , sonrasında çiftcam çıktı, üç cam çıktı.  Eskiden mimarlar projelerinde çok fazla cam yüzey yapmaktan kaçınırlardı, sorunlu oluyor diye. Mekânda kışın  donar yazın pişersiniz diye bilinirdi. Oysaki şimdi cam firmaları bütün bu söylemleri bertaraf edecek seviyede ürünler geliştirdiler.Neredeyse tüm binayı camdan yapsanız, binayı tuğladan dolu yapmış gibi olabiliyorsunuz. 

Tüm bu söylediklerimiz neredeyse geleneksel malzemeler üzerine… Geleneksel malzemeler gelişiyor ancak öte yandan geleneksel olmayan yeni malzemelerle de karşılaşacağız ve bu malzemeler yağmurla kendi kendini temizleyen malzemeler olacak belki de… Bina atmosferik etkilere bağlı olarak  kendi kendini temizleyen hale gelirse yine çok işimize yarar.  Bir anlamda biz mimar olarak kullanan tarafız ama geliştiricisi değiliz. Gelişmesi için fikir üretebiliriz. 

Malzeme firmalarının da işi zor çünkü aralarında rekabet var ve hiç kimse tek başına değil. Herkes devamlı bir adım önde olabilmek için bu araştırma ve geliştirmeleri yapmak durumunda. Dünya ve piyasa onları oraya itiyor. İyi malzemeler konusunda işvereni ikna edebilmek mimarın işi. Mimar işveren açısından güvenerek birlikte  yola çıktığı meslek adamıdır. O yüzden biz mimarların bilip, duyup, görüp fikren inanabilmemiz, içselleştirip ikna olmamız lâzım ki insanları ikna edebilelim. 

Bir mimar olarak bu dünyaya birçok eser bırakıyorsunuz ancak bunlar gelen talepler doğrultusunda sizin işinizin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Kurtul Erkmen olarak bir eser yapı bırakmak isterseniz bu nasıl bir işleve sahip olurdu, nerede olurdu?

Kurtul Erkmen olarak bir mimari eser ortaya koyacak olursam bunun bir sosyal sorumluluk projesi olması gerekir fikrindeyim. Sosyal sorumluluk projelerinin içinde yer almak bir mimarın hiç para kazanmasa da haz duyabileceği belki de tek alan. Geçmişte Kırklareli’de yapılmış bir bağış okulunda benim de mimar olarak katkım söz konusu idi. Onun açılış gününü unutamam mesela. Bina belki bir mimari  başyapıt değil ama işin bir parçası olmak beni hep mutlu etti. 

Kırklareli Atatürk İlköğretim Okulu Bahtiyar Yılmazer Ek Hizmet Binası

Özetle; bir sosyal sorumluluk projesi içinde yer almak isterim. Malzeme seçiminde ise herhangi bir önyargım yok yerine göre seçme taraftarıyım. Bölgenin kültürel yapısı belirleyici olabilir. Dolayısıyla yer malzemeyi bana söyler gibi geliyor.  

Nerede olduğu konusuna gelirsek; birinci tercihim Türkiye… Türkiye içerisinde yer ayırt etmem bu bir sosyal sorumluluk projesiyse kimin ne kadar ihtiyacı varsa orası olsun. İhtiyaçtan yola çıkılsın. Ben Türkiye’nin her yerine gittim ve her yerinde de proje yaparım.


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)