EkoYapı Dergisi - Ekolojik Yapılar ve Yerleşim Dergisi

Yeşil Meydan Okumalar

John Grant’ın

“Yeşil Pazarlama Manifestosu” kitabından alınmıştır.

"Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC)’in hazırladığı, Şubat-Nisan 2007’de yayınlanan iklim değişikliğinin kanıtları ile ilgili en son rapor küresel ısınmaya kanıt olarak bunun şüphe götürmez biçimde ve neredeyse kesin olarak (yüzde 95’ten daha fazla) insan faaliyetlerinin sonucu olduğunu söylüyor. Sera gazlarındaki artışlar, aynı zamanda toprağın kullanımındaki değişiklikten de kaynaklanıyor olmasına karşın temel olarak fosil yakıtların kullanımından ileri gelmektedir. Raporda, mevcut trenlerle, yüzyıl boyuna ortalama ısı artışının 1.8 C ile 4.0 C arasında olacağı öngörülmektedir. Ve gaz emisyonu şimdiki düzeyini korusa bile ısı her on yılda yüzde 0,1 oranında bir artış gösterecek; şimdiki tahminlere göre ise gerçek rakam yüzde 0,2 olacak.

Bu küçük bir değişiklik sanılabilir diye raporda bunların sonucu olarak çok muhtemel kitlesel ölümler, kuraklıklar, kıtlıklar, salgınlar, seller, insan yaşamını önemli ölçüde tehdit edecek hava şartlarındaki aşırılıklar gibi konulara ve bunların özellikle yoksul bölgeleri etkileyecek olmasına karşın oralarla sınırlı kalmayacağına işaret edilmektedir. Kuru bilimsel terimlerle ifade edilmiş olmasına karşın bu yine de insanı dehşete düşüren bir manzaradır. Bunu bir doktorun bir hastaya yaşamını tehdit eden bir durumdan söz etmesine benzetiyorum. Bu yüzden, yaşam tarzlarında esaslı değişiklikler yapmak gerekmektedir.

Çevreciler iklim değişikliğini “ayak izi” kavramıyla ölçerler. WWF uzun süredir (en son olarak 2006’daki Living Planet8 (Yaşayan Gezegen) raporunda) İngiltere’deki yaşam standardının “üç gezegenlik bir yaşam tarzı” olduğunu, yani şimdiki yaşam standardımızın devam etmesi için üç gezegene daha gereksinim duyulduğu görüşünü desteklemektedir. Ve İngiltere, en büyük suçlu bile değildir. WWF, ABD’de 5,3 gezegenlik bir yaşam tarzı olduğunu söylemektedir.

Bir süreliğine geri dönelim ve “ayak izi” fikrini ele alalım. Bu, biz pazarlama profesyonellerinin de tartışarak katkıda bulunması gerektiğini düşündüğüm, tümüyle zekice, sezgisel bir fikirdir. Teknik hedefler tamamen hükümetlerin bilim alanındaki görevlilerinin işi ama biz diğer insanların da basit bir zihinsel araç kiti dizisine gereksinimi var. Tahminimce, bu terimin (ve buna ilişkin interaktif ölçüm aletinin) icadı, sadece var olması, Kyoto tipi karbon emisyon hedeflerine karşı ilerlemeye önemli miktarda bir katkı sağlayacaktır.

Pazarlama hedefleri açısından iklim değişikliğinin ne anlama geldiğini belirtmek yararlı olacaktır:

• Gelişmiş ülkelerde bireysel yaşam tarzlarının değişmesi gerekiyor, varsayalım diğer sektörlerdeki (endüstri, çiftçilik, vs.) ile aynı oranda değişmeleri gerekiyor;

• Her birey için kaynakların zararlı kullanımında yüzde 66 (İngiltere) ya da yüzde 85 (ABD) oranında bir düşüş sağlanması gerekiyor;

• Diğer bir deyişle yaşam tarzlarının tanınmayacak derecede değişmesi gerekiyor.

Dünyanın yoksul bölgelerinde tam olarak gereken gelişmeyi telafi etmemiz gerektiğini düşünürsek düşüş hedeflerinin daha da yüksek bir oranda gerçekleşmesi gerekir. Çin’in bu yıl karbon emisyonunda ABD’yi geçmesi bekleniyor. Bu alandaki bir otoriteden söz etmek gerekirse Georger Monbiot, Batı’da yüzde 90 oranında bir kişisel karbon emisyon düşüşü gerçekleştirilmesini tavsiye ediyor.

Peki, bu birey için ne anlama geliyor? Bunu anlamanın en iyi yolu kendinizi özne olarak kullanmak. Eğer daha önce yapmadıysanız ilk fırsatta kitabı bırakıp hemen internete girin. http://www.myfootprint.org/ adresine gidin ve testi uygulayıp kendi ayak izinizi ölçün. Sonuçlar size kendi ülkenizin ortalaması ile karşılaştırma yapma olanağı verecektir. Şimdi bunu aşağı çekip çekemeyeceğinizi görebilmek için yaşamınızda olası değişiklikler yapın. Gerçekten yapabileceğiniz şeyleri seçmeye çalışın. Ve Batılı ekonomilerde yaşayan her bireyin ortalama olarak yapması gereken miktar olan yüzde 70 oranında ayak izini azaltıp azaltamayacağınızı görün. Zor, değil mi? Bütün kolay olanlarını yaparak, ayrıca zaten hibrid aracımdan vazgeçip bir de şehir dışındaki konferanslarımı ve tatillerimi kesmek suretiyle hava yolculuklarımı azaltarak hedefe sadece yaklaşabilmekle yetiniyorum. Bu konu üzerinde çalışıyorum.

Neden bireylerin de hükümetler arası anlaşmalardaki oranlar kadar değişiklik yapması gerekiyor? Bunu büyük şirketlere ve hükümetlere bırakamaz mıyız? Onlar bu konularla altyapısal bir düzlemde ilgilenebilirler. Bazı insanlar bunu çekici bir sav olarak görürler; satın aldıkları ürünlerin ardındaki süreçleri değiştirerek tüketicileri zarar veremez duruma getirmek. Ama sorun şurada; eninde sonunda otomobilleri kullanan, uçaklara binen, hükümetlere oy veren ve endüstrilere baskı uygulayan bizleriz. Yeşil ya da etik tüketicinin konum olarak nerede durduğu konusu önemli bir baskı noktasıdır. Üstelik temel savurgan ve yıkıcı davranış modellerinin değişmesi gerekiyorsa bu eksik bir yaklaşım olur. Avrupa’da yılda beş kez gitmeye, su gibi benzin yakan araçlar almaya, cep telefonlarını çöpe atmaya, her öğünde binlerce kilometre uzaktan gelen yiyecekler yemeye vs. daha fazla dayanamayız. Değişim için olumlu bir tüketici iklimi olmadan tek başına sert yasal önlemler almak politik açıdan mümkün olamaz. Açık alanlarda kullanılan ısıtıcıları yasaklamakla yetinebilirsiniz (sadece) ve bir de belki akkor lambalarını. Ama karbonu (ve dolayısıyla uçuş, araç sürme ve evinizi ısıtmayı) karneye bağlayan bir politikacı halk desteği olmadıkça sadece zorlu bir yola girmiş olur.

Bu reel politik bir argümandır. Hümanist argümana göre ise kendi psikolojik ve ruhsal iyiliğimiz için bizim tepki vermemiz yaşamsal bir önem taşımaktadır; yapılacak doğru şey, saygınlığı olan tek yol budur. Kaygıları gömmek ve bu “her zamanki gibi iş işte” diyerek umursamaz gibi yapmak yanıt değildir. Eric Eriksson yaşamlarımızın bir noktasında hepimizin karşılaştığı, üretkenlik (daha büyük bir “türler için kaygılanma” duygusunu eyleme dönüştürme) ve durgunluk arasında bir seçim yapma durumuyla ilgili çok miktarda yazı yazmıştır. Büyük bir telaş içinde görünen alışveriş merkezlerini bir beyhudelik duygusu sarmıştır. İnsana acı getirecek bir sonucun kanıtlarını toplamayla karşı karşıya iken bu şekilde davranmaya devam etmek, yeşil versiyonda bir ayrımcılığı yaşamaktır. Bu bir insan olarak sizin için çok kötüdür. Sizi ahlaki açıdan küçültür. Eğer “üstünüze düşeni” yaparsanız kendinizi daha mutlu hissedersiniz. Çabalar bir bütün olarak başarısızlıkla sonuçlansa bile hepimizin elimizden gelenin en iyisini yapması en iyi yoldur. Hepsinden önemlisi, bizler genetik olarak yaşamın bir mücadele olduğu şeklinde düzenlenmişizdir. Bence, insanların İkinci Dünya Savaşı sırasında ve savaş sonrasında kemer sıkma dönemi yaşayan İngiltere’de gerçekte şimdikinden daha mutlu olmasının nedeni de budur. Bu sadece “aşırı zenginliğin verdiği psikolojik rahatsızlık” ya da aşırı bilgi yüklenmesi değildir. Zorlayıcı bir gereksinimin, sizi sabahleyin kalkmak zorunda bırakan bir nedenin olmayışıdır. Dünyanın yoksul bölgelerindeki, özellikle de savaş ve şiddet olaylarından bunalan bölgelerdeki günlük yaşamın korkunç mücadelelerinin düşünerek bazıları bunun sahip olunacak en güzel sorunlardan biri olduğunu söyleyebilir. Ama bu yine de bir sorundur ve sadece daha toplumsal ve daha psikolojik olduğu için bir acı çekme nedeni anlamına gelmez denemez. Eski bir Samiriyeli gönüllüsü olarak benim izlenimim, sadece stresli ve travmalı deneyimler nedeniyle değil aynı zamanda (eskiden beri) insanlara, üst düzey başarı gösteren insanlardan biri değilseniz bir hiçsiniz diyen bir toplum nedeniyle bu konuda ele alınacak çok husus olduğudur. Bunun tersi ise mücadele etmek, bir şeyi başarmak için birleşmek, toplum için, bireysel deha ta da kahramanlık için, herkesin bir şeyin parçası olduğunu hissetmesi ve günlük hareketlerine ve yaşamlarına değer vermesi için, bir anlamlılık hissi için itici bir güçtür. Al Gore’un Uygunsuz Gerçek’te dediği gibi, bu ahlaki bir konudur. Öyleyse eyleme geçmemenin ahlak dışı olacağını hepimiz biliyoruz.

Ancak, iklim değişikliğinin korkuyla beslenen bir kaderciliğe zemin hazırlamasına izin veremeyiz. Bir fark oluşturmak için yapabileceğimiz, özellikle de yaratıcı pazarlama profesyonellerinin yapılabileceği çok şey var – bu, “yaşam tarzı değiştirme mesleği”nde çalışıyor olmanın getirdiği avantajdır! (Ve bu ticari promosyonlarla iyi karşılanacak bir değişiklik olacaktır!) Aslında –bence- bu meydan okumayı kabul etmeniz, internetin çıkışından bu yana mesleğimizdeki – ve genel olarak iş dünyasındaki- en heyecan verici olay olacaktır."


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)