Mimarlığın Düşünsel ve Etik Ağırlığı Korunmalı

Günümüz mimarlığında sürdürülebilirlik çoğu zaman dekoratif bir ekleme olarak görülürken, Yazgan Design bu kavramı tasarımın çekirdek felsefesine, yani mekânsal organizasyonun en başına yerleştiriyor. Katmanlı cephe kurguları ve pasif iklimlendirme çözümleriyle binaları yaşayan birer organizmaya dönüştüren ofis, malzeme seçiminde ‘estetik’ kadar ‘gereklilik’ ve ‘karbon ayak izi’ kriterlerini de gözetiyor. Bilimsel yaklaşımı mimari estetikle buluşturan Yazgan Design ile malzemenin dilinden kentsel ölçekteki müdahalelere, iklim krizinden mimarın değişen rolüne dair kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yazgan Design’ı en net ifade eden ve tasarım dilini oluşturan “çekirdek” felsefe nedir? Bu felsefeyi projelerinizde somut olarak nerelerde görüyoruz?

Yazgan Design’ın çekirdek felsefesi, mimarlığı tekil bir nesne üretimi değil, çok katmanlı bir sistem kurma pratiği olarak ele almak üzerine kurulu. Bizim için mimari; bağlam, kullanıcı, iklim, program, yapı ömrü ve sosyal etki gibi farklı parametrelerin birbirini dönüştürdüğü dinamik bir süreçtir.

Bu yaklaşımı projelerde en somut şekilde mekânsal organizasyon, katmanlı cephe kurguları ve yapının çevresiyle kurduğu süreklilik üzerinden okumak mümkün. Yapıyı araziden koparmayan, topografyayı ve mevcut akışları tasarımın aktif bir bileşeni haline getiren projelerde; mimari kararlar tek bir “form fikrine” değil, ilişkiler ağına dayanır. Bu nedenle her proje, benzer bir dil taşısa da bağlama göre yeniden tanımlanan bir karaktere sahiptir.



'‘En büyük endişemiz, mimarlığın giderek hız ve nicelik baskısı altında yüzeyselleşmesi. İklim krizi elbette çok kritik bir başlık; ancak bu krizle baş edebilmek için mimarın etkisizleşmediği, tam tersine sürecin merkezinde kaldığı bir mesleki ortam gerekiyor.’’


Malzeme sizin için neyi ifade ediyor? Güncel projelerinizde tekrar tekrar kullandığınız ya da özellikle keşfetmek istediğiniz malzeme türleri var mı? Malzeme seçiminde sizin için en belirleyici ölçüt nedir?

Malzeme bizim için yalnızca estetik bir araç değil; yapının iklimle, zamanla ve kullanıcıyla kurduğu ilişkinin taşıyıcısıdır. Bir malzemenin yaşlanma biçimi, bakım ihtiyacı, yerel üretim potansiyeli ve detay çözümüne verdiği olanaklar, en az görsel etkisi kadar belirleyicidir.

Son dönem projelerde doğal taş, beton, metal ve ahşap gibi malzemeleri, çoğu zaman hibrit sistemler içinde kullanıyoruz. Ancak burada tekrar eden şey malzemenin kendisi değil, malzemenin doğru yerde ve doğru yoğunlukta kullanılmasıdır. Keşfetmeye çalıştığımız alan ise, düşük karbon ayak izine sahip, geri dönüştürülebilir ve uzun ömürlü yapı bileşenlerinin mimari tasarıma entegre edilmesidir. Belirleyici ölçütümüz her zaman şu soru oluyor: “Bu malzeme, bu yapının bulunduğu bağlamda gerçekten gerekli mi?”

Projelerinizde sürdürülebilirlik çoğu zaman mekânsal organizasyon üzerinden okunuyor. Peki malzeme döngüsü, yapı ömrü ve karbon etkisi gibi daha ölçülebilir konular tasarım sürecinizin neresinde duruyor? Yazgan Design bu başlıkları ofis içinde tasarımın asli bir parçası olarak mı ele alıyor, yoksa teknik uzmanlıklarla birlikte mi yürütüyor?

Sürdürülebilirliği yalnızca teknik bir performans meselesi olarak değil, tasarımın başlangıç verilerinden biri olarak ele alıyoruz. Mekânsal organizasyon, yapı kütlesinin yönlenmesi, doğal havalandırma ve gün ışığı kullanımı; bu yaklaşımın ilk adımlarını oluşturuyor.


‘‘Cepheyi, iç ve dış arasında aktif bir ara bölge olarak ele alıyoruz. Bu çeper yaklaşımı; güneş kontrolü, doğal havalandırma ve ısı yükünü azaltma gibi işlevleri tek bir sistem içinde çözmemize olanak tanıyor.’’


Malzeme döngüsü, yapı ömrü ve karbon etkisi gibi daha ölçülebilir konular ise tasarım süreci boyunca paralel ilerleyen başlıklar. Ofis içinde bu konuları erken aşamada masaya yatırıyor; gerektiğinde çevre mühendisleri, sürdürülebilirlik danışmanları ve teknik uzmanlarla birlikte çalışıyoruz. Bu meseleler projeye sonradan eklenen başlıklar değil, tasarım kararlarını doğrudan etkileyen girdiler olarak ele alınıyor.

İstanbul’da hayata geçirdiğiniz Eczacıbaşı Spor Salonu’nda cephe, yapının ölçeğini dengeleyen ve gün ışığıyla ilişki kuran temel bir tasarım aracı olarak öne çıkıyor. Bu projede cepheyi nasıl kurguladınız; bu kararlar yapının enerji yaklaşımıyla nasıl ilişkilendi?

Eczacıbaşı Spor Salonu’nda karşı karşıya olduğumuz temel mesele, büyük ölçekli bir spor yapısını kentsel ölçekte daha dengeli ve geçirgen hale getirmekti. Cephe, bu nedenle hem ölçek kırıcı bir araç hem de gün ışığını kontrollü biçimde içeri alan bir sistem olarak ele alındı.

Yarı geçirgen cephe elemanları sayesinde gün ışığı mekâna dağılıyor ve yapay aydınlatma ihtiyacı azalıyor. Aynı zamanda bu katmanlı yapı, ısı kazançlarını kontrol ederek enerji performansına doğrudan katkı sağlıyor. Cephe burada yalnızca estetik bir karar değil, enerji stratejisinin aktif bir bileşeni olarak çalışıyor.

Projelerinizde cepheyi sadece bir kabuk değil, bir “çeper” olarak kullanıyorsunuz. İklimlendirme yükünü azaltan bu katmanlı cephe kurgularınızda, doğal havalandırma ve pasif iklimlendirme çözümlerini estetik kaygıyla nasıl uzlaştırıyorsunuz?

Cepheyi, iç ve dış arasında aktif bir ara bölge olarak ele alıyoruz. Bu çeper yaklaşımı; güneş kontrolü, doğal havalandırma ve ısı yükünü azaltma gibi işlevleri tek bir sistem içinde çözmemize olanak tanıyor. Bizim için estetik, bu teknik kararların gizlenmesiyle değil; okunabilir hale getirilmesiyle ortaya çıkıyor. Gölgeleme elemanları, derinlikli cephe katmanları ya da geçirgen yüzeyler; yapının iklimle kurduğu ilişkinin görsel ifadesi haline geliyor. Böylece pasif iklimlendirme çözümleri, mimari dilin doğal bir parçası oluyor.

Son dönemde tasarladığınız, topografyayla güçlü bir ilişki kuran glamping projesinde araziye yayılan gridal bir sistem dikkat çekiyor. Bu projede doğayla kurduğunuz ilişkiyi ve bu sistemin tasarım sürecindeki rolünü nasıl tanımlarsınız?

Bu projede temel hedefimiz, doğayı romantize eden bir mimari kurmak değil; doğanın mevcut düzenini bozmadan onunla birlikte çalışan bir sistem geliştirmekti. Gridal sistem, aslında kontrolcü bir araçtan çok; araziyi anlamamıza ve yapılaşmayı minimum müdahaleyle dağıtmamıza olanak tanıyan bir çerçeve olarak çalıştı.

Bu sistem sayesinde birimler topografyaya uyumlandı, doğal akışlar korundu ve yapılaşma arazi üzerinde baskın bir iz bırakmadı. Grid burada bir form dayatması değil; esnek, geri çekilebilen ve doğaya alan tanıyan bir tasarım aracı olarak kurgulandı. 


‘‘Türkiye’de mimarlık yaparken özgünlük bir tercih değil, bir zorunluluk. Bu coğrafyada kalıcı işler üretebilmenin yolu, kendi koşullarımıza ve kültürümüze uygun bir dil geliştirmekten geçiyor.’’


Önümüzdeki 10 yıl için mesleki anlamda sizi en çok endişelendiren konu ne: iklim krizi mi, mimarlığın araçsallaşması mı, yoksa mimarın etkisizleşmesi mi?

En büyük endişemiz, mimarlığın giderek hız ve nicelik baskısı altında yüzeyselleşmesi. İklim krizi elbette çok kritik bir başlık; ancak bu krizle baş edebilmek için mimarın etkisizleşmediği, tam tersine sürecin merkezinde kaldığı bir mesleki ortam gerekiyor.

Mimarlığın yalnızca bir hizmet ya da ürün olarak görülmesi, uzun vadede hem kentler hem de meslek için ciddi bir risk. Önümüzdeki dönemde en önemli mücadele alanının, mimarlığın düşünsel ve etik ağırlığını korumak olacağını düşünüyoruz.


‘‘Bizim için bir yapının huzuru; zamana direnmesi, kullanıcı tarafından benimsenmesi ve çevresiyle çatışmadan varlığını sürdürebilmesiyle ölçülür.’’


Sizin bir projeniz ve yıllar sonra sizinle konuşuyor. Size ne dese ‘tamam, doğru yapmışız’ dersiniz? Hangi cümle, sizin için mimar olarak bir yapının huzurunu tanımlar?

“Ben hâlâ buradayım ve hâlâ işe yarıyorum.”

Bizim için bir yapının huzuru; zamana direnmesi, kullanıcı tarafından benimsenmesi ve çevresiyle çatışmadan varlığını sürdürebilmesiyle ölçülür. Bir proje yıllar sonra hâlâ kullanılıyor, dönüştürülebiliyor ve yeni anlamlar üretebiliyorsa; o zaman mimarlık görevini yerine getirmiş demektir. 


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)