Projelerimizi Sertifika Alabilecek Standartlarda Planlanıyoruz

Avcı Architects’in tasarladığı herhangi bir bina minimum LEED Gold seviyesini zaten sağlıyor, çünkü bir cepheyi tasarlarken katmanları, oryantasyonu, mevsimsel ve coğrafi etkileri dikkate almaksızın yapamıyoruz, başka türlüsü bizim için mümkün değil.

Selçuk Avcı
Selçuk Avcı

Uzun yıllar yurt dışında yaşayan ve İngiltere’nin yanı sıra birçok ülkeye değerli yapılar kazandıran, 2007 yılında ülkesinde Londra ofisinin şubesini açan sürdürülebilir mimarlık konusunun Türkiye’de gündeme gelmesinde ve gelişmesinde önemli katkıları olan değerli mimarımız Avcı Architects kurucusu Selçuk Avcı ile kariyer yolculuğu ve mimarlık üzerine kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Türkiye’de mimarlık ve yapı sektörü sizi yakından tanıyor. Ancak Selçuk Avcı’nın kariyer yolculuğunu kısaca bir de sizden dinlemek isteriz.

Tasarıma hep ilgi duydum ve bu ilgimi mühendislik ile karşılayacağımı düşünerek Bath Üniversitesi’nde elektrik mühendisliği okumayı tercih ettim ancak çok kısa sürede istediğimin bu olmadığını fark ederek 1979 yılında aynı üniversitede entegre tasarım ağırlıklı Bina Mühendisliği ve Mimarlık isimli yeni açılan bölüme yatay geçiş yaptım. Yaklaşık sekiz sene süren üniversite eğitimimden sonra kariyerime ve hayatıma, daha fazla uluslararası tecrübe edinebileceğim Londra’da devam etmeye karar verdim ve dünyanın en büyük mühendislik firmalarından Arup’ta işe başladım. Yeni mezun bir genç olarak oldukça büyük projelerde önemli görevler üstlendim. 1989 yılında henüz Arup’ta çalışıyorken kendi ofisimi açmaya karar vermiştim. 

Türkiye Müteahhitler Birliği Merkez Binası
Türkiye Müteahhitler Birliği Merkez Binası

Kendime güvenim ve tecrübem vardı ve sonunda eşimle (Sanja Jurca Avcı) Avcı & Jurca Architects isimli mimarlık ofisimizi açtık. Bir süre sonra ofisimiz büyüdü, uluslararası projeler yapmaya ve tanınmaya başladık. O süreçte doğu ve güney Avrupa’da projeler hayata geçirdik. 2007 yılında Markus Lehto’yla birlikte, büyük ölçekli kentsel projelerde stratejik düşünme hizmeti sağlayan gayrimenkul danışmanlık şirketi Urbanista’yı İstanbul’da kurduk. Mimar lık ofisiyle tasarımlar yaparken Urbanista ile yatırımcılara mimari tasarım öncesi gayrimenkul yatırım hizmeti vermeye başladık. Urbanista Türkiye’de tanındıkça bunun yanı sıra mimari proje işleri de gelmeye başladı ve Avcı Architects’in bir ayağını Türkiye’de açmaya karar verdik. Bu süreçte işler daha çok bu bölgelerde gelişmeye başladıkça, İstanbul stüdyomuz büyüdü ve giderek tasarım işlerini buradan yapmaya karar verdik.

Türkiye Müteahhitler Birliği Merkez Binası
Türkiye Müteahhitler Birliği Merkez Binası

MİMARLIK OFİSİYLE TASARIMLAR YAPARKEN URBANISTA İLE YATIRIMCILARA MİMARİ TASARIM ÖNCESİ GAYRİMENKUL YATIRIM HİZMETİ VERMEYE BAŞLADIK. URBANISTA TÜRKİYE’DE TANINDIKÇA MİMARİ PROJE İŞLERİ DE GELMEYE BAŞLADI VE AVCI ARCHITECTS’İN BİR AYAĞINI TÜRKİYE’DE AÇMAYA KARAR VERDİK.


Türkiye’de tanınmanız çok özel bir proje olan TMB projesi ile oldu. Bu projede yaşadığınız süreç hakkında neler söylersiniz? 

Türkiye Müteahhitler Birliği’nin Ankara’daki genel merkez binası projesi bizim için ve Türkiye için özel bir proje oldu. Labirent yeraltı soğutma sistemi Türkiye’de ilk kez bu projede kullanıldı. Proje LEED Platin sertifikasına layık görüldü ve uluslararası birçok ödül aldı. TMB projesi bizim için de farklı deneyimler edindiğimiz bir proje oldu. Türkiye’de ekolojik tasarımda uzmanlaşmış bir mühendislik hizmeti verebilecek firma olmadığından ekibi Londra’dan getirdik. Ekolojik tasarımların arkasında tecrübeli ve bilinçli bir teknik destek yoksa uygulanması pek mümkün olmaz, bu nedenle biz projeyi riske atmayarak ekibi son derece iyi kurguladık. Ayrıca bu bilgiyi ve teknolojiyi Türk mühendislerine de öğretebilmek için Londralı ekibi lokal bir mühendisle bir araya getirdik. Bu noktada işveren desteği çok önemliydi ve işverenin Türkiye’nin en önemli müteahhitlerinin olması gereken desteği almamızı sağladı ve sonuç olarak hem tasarım hem inşa süreci dahil olmak üzere oldukça başarılı bir proje ortaya çıktı. Performans açısından ise hedeflenenin çok üzerinde bir başarı elde edildi. LEED Gold hedeflenirken LEED Platin’e ulaşıldı. Labirent sistemi bu yüksek performansın en önemli nedeniydi. O dönemde bu sistem Türkiye’deki ilk, dünyadaki ise iki üç projeden birisiydi. Ancak işverenlerin böyle yeniliklere açık olması çok önemli, Türkiye’de bu bakış açısına sahip işverenlerin yetersiz oluşu ve biz mimarların bu konularda ikna etme çabasına girmemiz bizi çok yoruyor. TMB’de vizyoner bir işveren olmasaydı bu proje olamazdı.


TÜRKİYE’Yİ ARTIK TANIYOR VE ANLIYORUM, FAKAT BİRÇOK YÖNÜNÜ BENİMSEMEKTE GÜÇLÜK ÇEKİYORUM. BURADA PROFESYONELLİK ANLAYIŞI OLDUKÇA FARKLI VE BU DURUM HALA KENDİMİ YABANCI HİSSETMEME NEDEN OLUYOR. ANCAK, TÜRKİYE’DEKİ MİMARİ PROFESYONELLİĞİ YÜKSELTMEK İÇİN YOĞUN BİR ÇABA HARCADIĞIMI SÖYLEYEBİLİRİM.


Balans Güneşli’de özel bir projeydi bu projenizle ilgili bilgi alabilir miyiz?

Evet Balans Güneşli projesi oldukça özeldi. İlk evvela Urbanista olarak işveren’e bu bölgede ne gibi bir yatırım yapılması gerektiğini ve çeşitli seçeneklerin potansiyellerini deneyimleyen bir çalışma sunduk. Bu çalışmanın sonunda mimar olarak projeyi tasarlamamızı istediler. Projenin ana fikri, esas olarak işlevini yitirmiş sanayi komplekslerinden oluşan bir alanda kentsel bir çevre yaratmaktı. Bu nedenle mevcut bir sokak ağı bulunmuyordu. İlk olarak, ana yaklaşım bu kentsel sokak ve yaya yolu ağını, merkezi avluya dengeli bir şekilde güneş ışığının girmesini sağlamak için açılı yerleştirilen, nispeten düşük katlı ve insan ölçeğinde binalarla oluşturmaktı. Proje de adını buradan aldı. Projenin en yüksek kısmı, projenin imajını tanımlamada ikonik bir rol üstlenmesi hem de ortadaki avluya gölge yapmama sı için cadde cephesine yerleştirildi. Kule, hem sakinlere hem de ofis kullanıcılarına kolayca erişilebilen yeşil alanlar sağlamak için “mahalle terasları” ve “yüksek hacimli bahçeler” ile tasarlandı. Proje eğer bir sertifikasyon sürecine girseydi LEED Gold derecesinde sertifika alabilirdi. Avcı Architects’in tasarladığı herhangi bir bina minimum LEED Gold seviyesini zaten sağlıyor, çünkü bir cepheyi tasarlarken katmanları, oryantasyonu, mevsimsel ve coğrafi etkileri dikkate almaksızın yapamıyoruz, başka türlüsü bizim için mümkün değil. Başlangıç noktası olarak bu standartları belirliyor ve standartları düşürmeden tasarım yapıyoruz. Bu herhangi bir yerde de proje yapıyorsak da geçerli. Şu anda yoğunlukla Afrika’da çalışıyoruz ve bu projelerde de aynı durum geçerli. Bu projelerde de sertifika alınmak istense, LEED sertifikası oldukça kolay elde edilebilir. Örneğin, şu anda üzerinde çalıştığımız kongre merkezinin çatısını tamamen güneş paneli ile kaplamayı planlıyoruz. Bu arada kredi fonları’da, projeleri bu yöne doğru çekiyor. Artık uluslararası bir fon, yapacağınız proje belirli bir seviyede sürdürülebilirliği sağlamıyorsa o projeye kredi vermiyor.

Balanslı Güneşli
Balanslı Güneşli

İNGİLTERE’DE BİR PROJE YAPARKEN BÜYÜK BİR KEYİF ALIYORUM VE RAHATLIYORUM. ÇÜNKÜ ORADA İŞLERİ YÖNETEN PROFESYONEL BİR PROJE YÖNETİMİ EKİBİ VAR. TÜRKİYE’DE İSE BU ROL GENELLİKLE İŞVERENE DÜŞÜYOR.


Türkiye’de mimari profesyonellik ve sürdürülebilirlik konularını yurt dışı projelerdeki deneyimlerinizle karşılaştırdığınızda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

Türkiye’yi artık tanıyor ve anlıyorum, fakat birçok yönünü benimsemekte güçlük çekiyorum. Burada profesyonellik anlayışı oldukça farklı ve bu durum hala kendimi yabancı hissetmeme neden oluyor. Ancak, Türkiye’deki mimari profesyonelliği yükseltmek için yoğun bir çaba harcadığımı söyleyebilirim. Bu alanda kalıcı bir iz bırakmak ve katkı sağlamak istiyorum. Aynı zamanda, sürdürülebilirlik konusunda da etkili olmayı hedefliyorum. Bence sürdü rülebilirlik asla göz ardı edilmemeli. Ama ne yazık ki, son dönemde Türkiye’de bu alanda geçmişteki, (benim Türkiye’ye ilk çalışmaya başladığım sıralarda) heyecan ve dinamizmi göremiyoruz. Yurt dışındaki mimarların çalışma yöntemleri oldukça farklı... Mesela, İngiltere’de bir proje yaparken büyük bir keyif alıyorum ve rahatlıyorum. Çünkü orada işleri yöneten profesyonel bir proje yönetimi ekibi var. Türkiye’de ise bu rol genellikle işverene düşüyor. Afrika’daki projelerimizde bile mimarın fikirlerine daha çok değer verildiğini hissediyorum. Birçok Afrika ülkelerinde karşılaştığımız iş ortaklarının algıları oldukça yüksek bir seviyede ve mimarın fikirlerine büyük önem veriliyor. Türkiye’deki durum oldukça yorucu ama özellikle son on yılda, yeterli olmasa da bu konuda bir değişim var. Fakat bu değişim daha radikal olmalı; değişim mimarlık eğitiminden başlamalı. Türkiye’de çok sayıda mimarlık okulu var, ancak değerli eğitim kadroları yetiştiremediğimiz bu kadar okula gerçekten ihtiyaç var mı? Bu konuları sorgulamalıyız.

Türkiye’de sürdürülebilir projelere yönelik mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de yaptırımlar olmadığı sürece sürdürülebilir projelere yatırım yapmanın tercih edilmediğini görüyoruz. Bence, sürdürülebilirliğe uygun binaların üretilmesi olmazsa olmaz hale getirilmediği sürece bu durum böyle devam edecek. Türkiye’de bu konuda birçok zorlukla karşılaşılıyor. Bu nedenle, sürdürülebilir binaların zorunlu hale getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, İngiltere’de artık BREEAM veya LEED hakkında fazla konuşulmuyor çünkü yönetmelikler bu konuda yeterli düzenlemeleri içeriyor. Dolayısıyla, gereksinimleri karşılamak için ekstra çaba harcamanıza gerek kalmıyor; yönetmelikler sizi zaten o noktaya yönlendiriyor. Seçim işverene bırakılmıyor. Türkiye’de Deprem Yönetmeliği dışında bir zorunluluk yok ve onu da gördüğümüz gibi zaten uygulamıyorlar. Bu nedenle, Kahramanmaraş depremlerinde her yer yıkıldı. Muhtemelen bir yönetmelik çıksa bile uygulamamanın bir yolunu buluruz diye düşünüyorum. Bu durum aslında daha çok işverenlerin yaklaşımından kaynaklanıyor. Bu uygulamaları gereksiz masraf olarak görüyorlar. Mimarlar sürdürülebilirliği her zaman uygulamak ister; bu zaten mesleğin doğasında var. Ama bir mimardan bu açıdan yaratıcılık beklenmediği sürece, mimar neden kendini zorlasın ki? Sürdürülebilirlik ve ekolojik tasarım açısından böyle bir beklenti olmadığı için, istisnalar dışında, birçok mimar da ilgilenmiyor.

Maslak Ofis Renovasyonu
Maslak Ofis Renovasyonu

TÜRKİYE’DE ENERJİ FİYATLARI DÜNYA GENELİNE KIYASLA OLDUKÇA YÜKSEK OLDUĞU İÇİN, SÜRDÜRÜLEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARINA YATIRIM YAPMAK EKONOMİK AÇIDAN DA CAZİP HALE GELMEKTE.


Projelerinizin çoğunun Afrika ve Ortadoğu’da olduğunu görüyoruz. Özellikle Afrika’da kongre merkezleri inşa etme konusunda çalışıyorsunuz? Oradaki süreçten biraz bahsedebilir misiniz?

Bu sıralar projelerimizin yaklaşık yüzde sekseni Afrika’da gerçekleşiyor. Türkiye ve Slovenya’da da projelerimiz var, ancak çoğunluk Afrika ve Ortadoğu’da. Afrika Birliği’ne üye olan tüm büyük Afrika ülkelerinde bu topluluğu bir araya getirebilecek nitelikte kongre merkezleri bulunmak zorunda ve her ülke zaman içinde böyle bir kongre kompleksi yapmak durumunda Yani her Afrika ülkesinde 55 ülke başkanın toplanabileceği ve onlara hizmet verebilecek bir kongre merkezi düzeni gerekiyor. Biz de bir şekilde bu alanda uzmanlaştık ve Afrika’da ağırlıklı olarak kongre merkezleri projelendiriyoruz. Bu arada buradaki süreçle ilgili enteresan bir durum var…birçok Afrika ülkesinde yönetmelikler gelişmemiş ve genellikle Amerikan, İngiliz veya Fransız yönetmelikleri uygulanıyor. Yönetmelikler projeyi kolaylaştıran bir faktör değil, aksine zorlaştırıcı bir etkiye sahip. Örneğin, Türkiye’nin yönetmelikleri nispeten daha kolay ve gereksinimleri daha az zorlayıcı, fakat Amerika veya İngiltere’de sürdürülebilirlik daha fazla ön planda ve dolayısıyla Afrika projelerimizde sanki Avrupa yada Amerika da çalışıyormuşuz gibi davranıyoruz. Bu durumun ana nedeni genellikle para kaynağı. Eğer proje finansmanı bir uluslararası ticari bankadan veya Dünya Bankası gibi bir kurumdan geliyorsa, o banka ancak belirli koşullar çerçevesinde kredi sağlar. Örneğin, bizim Senegal’de üstünde çalıştığımız bir ticari amaçlı proje şu an bir İtalyan fon yöneticisi tarafından Ortadoğu kaynaklı bir finansman ararken bize projenin LEED Gold standartlarını karşılaması gerektiğini söylüyor.

Kintele Kongre Kompleksi
Kintele Kongre Kompleksi

Bazı projelerde kısmi Avrupa hibesi sağlandığı zaman bile tüm projenin Avrupa standartlarına göre gerçekleşmesini şart koşuyor. O standartlar da daha evvel bahsettiğim gibi zaten LEED Gold Standartları’nın üstünde olduğu için, ister istemez proje yüzde yüz sürdürülebilirliğe doğru yönlendiriliyor. Bunu bir engel olarak görmemek lazım tabi. Bir mimar açısından bu büyük bir fırsat. Türkiye’de bu imkân henüz bulunmuyor çünkü bankalar genellikle bu şartı koşmuyorlar. Ancak, bu yakın bir gelecekte değişebilir gibi görünüyor. Çünkü Avrupa kaynaklı fonlar Türkiye’ye yine geri geldiğinde, burada da aynı şartların uygulanmasını istemeye başlayacaklar. Dolayısıyla, Türkiye’de kredi veren Türk bankaları da projelere belirli buna benzer şartlar koşacaklar. Bu durum yakın zamanda oluşacak gibi görünüyor. En azından benim ümidim bu. Fakat eğitimimiz ve piyasaya çıkan mimarlar buna hazır mı emin değilim. Ama yakın zamanda hazır olmaları gerekecek, çünkü unutmayalım, Türkiye de öbür ülkeler gibi Dubai da yapılan COP 28 anlaşma şartlarına ve kurallarına imza atan ülkelerden biri. Küresel ısınmanın Paris Anlaşmasındaki gibi maksimum 1.5 derecede tutulabilmesi için fosil yakıt kaynaklarına son vermek zorundayız ve bu da binaların enerji verimliliğinin arttırılması ve enerji kaynaklarının da doğal kaynaklardan sağlanması gibi şartlar getiriyor. Enteresan bir şekilde, Türkiye de de uygulamalar ve yönetmelikler bu yöne doğru gidiyor. Mesela Türkiye doğal kaynaklardan üretilen enerji ile fosil yakıt arasındaki orantıda yüksek bir seviyede. Enerjimi yüzde 44’ünü doğal kaynaklardan üretiyoruz. Bir üstümüzde yüzde 45 ile Almanya var ve biz yedinci sıradayız. Bu şaşırtıcı ve güzel bir şey. Yönetmeliklerin uygulanması da kontrol edilir bir noktaya gelirse yakında Türkiye’deki eğitimin de buna karşılık bu yeterliliğe ulaşmış mimar ve mühendisler üretmesi gerekecek.

Türkiye’de enerji fiyatlarının yüksek olması ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılan yatırımları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce, Türkiye’de sürdürülebilir enerji ve malzemelerin kullanımı konusunda hangi adımlar atılmalı?

Türkiye’de enerji fiyatları dünya geneline kıyasla oldukça yüksek olduğu için, sürdürülebilir enerji kaynaklarına yatırım yapmak ekonomik açıdan da cazip hale gelmekte. Avrupa’da binalara özel olarak uygulanacak Avrupa standartları, bu tür kaynaklardan en az yüzde otuz ikisinin kullanılmasını şart koşmakta. Bu şartlar altında, bina sahibi hangi enerji kaynağını kullanacağına kendisi karar verebilir; önemli olan kaynağın sürdürülebilir olması. Örneğin, rüzgâr, güneş veya toprak bazlı ısı pompaları gibi kaynaklar tercih edilebilir. Bu kaynakların verimliliği, önemli bir faktör. Dolayısıyla, bu şartlar altında, bina sahibi belirli enerji kaynaklarını tercih etmek zorunda kalınca mimar ve mühendislerinden bunu sağlayacak yaklaşımlarda uzmanlaşmış olmasını bekleyecektir. Ayrıca, yönetmelikler kullanılan malzemelerin belirli bir yüzdesinin sürdürülebilir kaynaklardan elde edilmiş olmasını da bir şart olarak öne sürüyor. Bu durumda, ahşap gibi doğal ve sürdürülebilir malzemelerin tercih edilmesi gerekir; bu da örneğin ahşap endüstrisini güçlendirip gelişmeye doğru iteleyecektir. Bu tür şartnamelerin Türkiye’de uygulanmaya başlamasıyla birlikte, birçok şeyin değişeceği görülüyor. Özellikle, profesyonellerden beklenen kalitenin yükselmesiyle birlikte, eğitim sistemimizin de bu duruma uygun hale getirilmesi gerek. Şu anda verilen eğitimler sürdürülebilirlik ve ekolojik tasarım konularında yetersiz duruyor.

Senegal, Dakar, Spor Akademisi
Senegal, Dakar, Spor Akademisi

Üniversitelerde ders vermeyi bırakmanızın nedenlerini ve eğitim kalitesindeki düşüşü nasıl değerlendiriyorsunuz? Öğrenci ve hoca kalitesinin artırılması için ne gibi adımlar atılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Uzun zamandır resmi olarak üniversitelerde ders vermiyorum çünkü bu süreç çok yorucu olmaya başladı. Bunun nedeni oldukça basit: hem genel eğitim hem de öğrenci kalitesi oldukça düşük olunca ortaya çıkan ürünler de beklentilerin altında kalıyor. Bu durum insanın şevkini kırıyor. Verilen emeğin karşılığını alamıyorsunuz. Eskiden bir gruptan en az 5 parlak öğrenci çıkardı, hiç olmazsa bir etki yarat tığını hissederdin. Ama son zamanlarda bu oran çok düştü. Hocalık yapan yakın arkadaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar. Bu durum beni de çok yoruyor. Üniversitelerdeki kadro sorunu da ciddi; yeterince değer verilmediği için değerli insanlar kalmıyor, iyi hocalar gidiyor. Mesela yakın arkadaşlarımdan birisi şu an Berlin’de hocalık yapıyor, öbürü Londra’da, bir öbürü New York’ta. Bu durum üniversiteleri ciddi şekilde etkiliyor ve kariyer olarak çok çekici duramadığı için potansiyeli yüksek hocalar da yanaşmamaya başlıyor. İyi öğrenciler de bunun farkına varınca olabildiğince yurt dışına kaçmaya çalışıyorlar. Bu, kendi kendini kısır döngüye sokan bir durum. Büyük bir beyin göçü yaşanıyor şu an Türkiye de.


UZUN ZAMANDIR RESMİ OLARAK ÜNİVERSİTELERDE DERS VERMİYORUM ÇÜNKÜ BU SÜREÇ ÇOK YORUCU OLMAYA BAŞLADI. BUNUN NEDENİ OLDUKÇA BASİT: HEM GENEL EĞİTİM HEM DE ÖĞRENCİ KALİTESİ DÜŞÜK OLUNCA ORTAYA ÇIKAN ÜRÜNLER DE BEKLENTİLERİN ALTINDA KALIYOR.


Son dönemde inşaat maliyetlerinde gözle görülür bir artış yaşanıyor. Sizce bu artışın başlıca sebepleri nelerdir ve inşaat sektöründe faaliyet gösteren firmalar bu maliyet artışlarıyla nasıl başa çıkabilir?

Ekonominin kötüleşmesinin temel nedeni, iki yıl önce ekonomi yönetiminde yapılan politik hatalar. Ancak, bu sorunlar çözülebilir. Ekonomiyi yönetenlerin politikalarının değişmesi gerekiyor. Daha önce de maalesef Türkiye de ekonominin politik bir alet olarak kullanılmasından dolayı benzer krizler yaşandı Bakış Mimari 2010 ve 2011 yıllarına kadar her şey harikaydı. Avrupa Kültür başkenti unvanını aldığımız zamanlar çok özel bir dönemdi. Ancak 2016 yılında ki darbe teşebbüsünden sonra durum değişti. Bizi geriye götürdü. Biz hala o dönemin yankılarını yaşıyoruz şu an. Dolaylı olarak pandeminin etkisini de gereksiz bir faiz politikası uygulayarak avantaja dönüştüremediğimiz için şu anki parasal gerilemeyi yaşıyoruz. Evet, inşaat maliyetleri arttı, ancak bu inşaat yapımının durduğu anlamına gelmiyor. Ve enteresan bir şekilde inşaat sektöründe kötü bir duraksama yok; birçok proje hala devam ediyor. Ama doğal olarak kredi faizlerinin yükselmesi bir yavaşlama yaratıyor ve yaratmalı çünkü enflasyon aksi durumda gerilemeyecek. Fakat küresel açıdan Türkiye’nin ekonomik olarak önemli ve güçlü bir rolü var. Bu yüzden ekonominin düzelmesi çok uzun sürmeyecek.

Türkiye’de mimarlık alanındaki yetenekleri ve potansiyelin nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de çok sayıda yetenekli mimar ve büyük bir potansiyel var. Zekâ ve yetenek mevcut, ancak bu zekayı kullanabilecek ortamlar azaldığı için bu yetenekler başka yerlere yöneliyor. Sorunlarımız zekâ eksikliğinden kaynaklanmıyor. Türkler, inanılmaz üstün zekalı ve yetenekli bir toplum. Neden bir zamanlar tüm Avrupa’ya, Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya hâkim olduk? Bunun bir nedeni var. Ancak o zamandan bu zamana çok şey değişti. Bu günlerde Türkiye’de üretilen iyi işlerin birçoğu, yurt dışında ek eğitim almış ya da yurt dışı ofislerinde tecrübe edinmiş kişiler tarafından yapılıyor. Bu sürdürülebilir bir durum değil. Eğitim sistemimiz Avrupa standartlarına yetişmeli. Türkiye’de dört sene içinde bir lisans derecesi ile mimar olarak imza hakkını alıyorsunuz. İngiltere’de bu süreç 8 sene sürüyor. Yüksek lisans ve profesyonel ehliyet zorunlu.

Spa Otel Rimski Vrelec
Spa Otel Rimski Vrelec

YAPAY ZEKÂNIN SADECE TÜRKİYE’DE DEĞİL, KÜRESEL OLARAK BÜYÜK BİR POTANSİYELE SAHİP OLDUĞUNA İNANIYORUM. GENEL İZLENİMİM, TEKNOLOJİYE AÇIK BİR MİLLET OLDUĞUMUZ VE BU HEVESİN BİZİ YAPAY ZEKÂ ALANINDA DAHA HIZLI GELİŞTİRECEĞİ YÖNÜNDE.


Türkiye’de yapay zekanın mimarlık ve IT sektörleri üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu teknolojilerin kullanımıyla ilgili karşılaşılan zorluklar nelerdir ve gelecekte bu alanlarda ne gibi gelişmeler bekliyorsunuz?

Yapay zekânın sadece Türkiye’de değil, küresel olarak büyük bir potansiyele sahip olduğuna inanıyorum. Genel izlenimim, teknolojiye açık bir millet olduğumuz ve bu hevesin bizi yapay zekâ alanında daha hızlı geliştireceği yönünde. Ancak, eğitimde yapay zekâ bir tehlike yaratıyor. Bir fikrin kaynağını tespit etme konusunda şimdiden bir sorun görüyorum. Eğitimcilerin, özgün bir fikri ve yapay zekâ tarafından üretilen bir fikri ayırt etmesi kolay olmayacak. Bu ikilemle başa çıkmak için yeni kurallar oluşturulması gerekecek. Ama en önemlisi yapay zekâ mimarlık üretim sürecinde verimlilik sağlayacak ve CAD’in yıllar önce yaptığı gibi alanımızda bir paradigma kayması yaratacak. Birçok süreç otomatik hale gelecek ve standart basit işlerin, özellikle de tekrarlayan şeylerin, tamamlanma süresi azalacak. Örneğin, detaylı yapı dokümantasyonu üretiminde birçok süreç daha basit ve otomatik hale gelecek. Bu durum, bu becerilere sahip mimarların istihdamını etkileyecek. Ancak, en önemli etkisinin tasarım sürecinin erken aşamalarında, fikirlerin geliştirilmesi sürecinde olacağını düşünüyorum. Yapay zekânın uygulanabileceği birçok alan var, bunlardan biri de aslında mimarlıkta bir yapay zekâ formu olan parametrik tasarım. Parametrik tasarım, yapay zekâ ile sıradan, sayısal yeteneği olmayanlar tarafından bile daha kolay uygulanabilir hale gelecek ve bu kişiler basit bir dil kullanarak tasarım parametrelerini belirleyebilecekler. Bu bağlamda en büyük korkum, müşterilerin de basit bir dil kullanarak tasarımlar ‘üretebilecek’ olması. Bu durum, tasarım sürecinde ‘aracı’ olarak tabir edebileceğimiz kavramsal tasarımcının devre dışı kalmasına neden olabilir.

Spa Otel Rimski Vrelec
Spa Otel Rimski Vrelec

MİMARLIK, YÜZEYSEL BİR SANAT HALİNE GELME TEHLİKESİYLE KARŞI KARŞIYA. MÜŞTERİLER, MİMARIN ROLÜNÜ GENELLİKLE BİR TARZ VEYA KOMPOZİSYON VEREN BİRİ OLARAK GÖRÜYOR, OYSA BEN KENDİMİ DIŞ VE İÇ MEKÂN ARASINDA SOFİSTİKE BİR ARA YÜZ TASARLAYAN VE HER PROBLEMATIĞIN ORİJİNAL BİR ÇÖZÜMÜ OLDUĞUNU BİLEN BİRİ OLARAK GÖRÜYORUM.


Müşteriler, yapay zekâ kullanarak ihtiyaçlarını çok hassas bir şekilde temsil eden ‘tasarımlar’ oluşturabilir ve ardından bir mimardan bu fikri ‘üretmesini’ isteyebilirler. Bunun kaçınılmaz olduğunu ve mimarlığı genel olarak yüzeysel bir seviyeye çekebileceğini düşünüyorum. Mimarların ve tasarımcıların, bu yeni düşünce biçimine uyum sağlamaları gerektiğini düşünüyorum, bu bir bakıma her zaman kaçınılmazdı. Bunun kötü sonucunu 2001: A Space Odyssey, Blade Runner, Her gibi yapay zekânın kontrolü ele geçirdiği ve insan ile makine arasındaki sınırın bulanıklaştığı bilim kurgu filmlerinde gördük. Bu gelecek, düşündüğümüzden daha hızlı bir şekilde bizimle olacak ve biz de buna uyum sağlamalı, onun kölesi olmamalıyız. Sorunların başladığı nokta da burası. Mimarlık, yüzeysel bir sanat haline gelme tehlikesiyle karşı karşıya. Bunu, müşterilerimin çalışmalarıma verdikleri tepkilerde şimdiden hissediyorum. Müşteriler, mimarın rolünü genellikle bir tarz veya kompozisyon veren biri olarak görüyor, oysa ben kendimi dış ve iç mekân arasında sofistike bir ara yüz tasarlayan ve her problematiğin orijinal bir çözümü olduğunu bilen biri olarak görüyorum. Bu insan yeteneğini takdir eden müşteri sayısı azalmış durumda ve bu da mimarlığın eski çekiciliğini yitirmesine neden oluyor. Mimarlık yalnızca ‘görünüşü’ ile değerlendirildiğinde, bu benim için demotive edici ve mimarlık pratiğini devam etme gerekliliğini sorgulamama neden olabilir. Ancak, daha iyimser bir notla bitirmek gerekirse, yapay zekânın büyük bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Bu, daha önce belirttiğim gibi bir nevi parametrik tasarım. Büromuzda yapay zekanın tadını çıkarmaya başladık bile ve etkisini en üst düzeye çıkarmak için bir yapay zekâ araştırma ekibi kurduk.


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)