Sorumlu Mimarlığın (Stewardship in Architecture) Etik Çerçevesi
Yazan: Neşe Jones
nese@ekoyapidergisi.org
Mimarlık bugün yalnızca ‘nasıl’ inşa ettiğini değil, ‘neden’ ve ‘kimin için’ inşa ettiğini de yeniden düşünmek durumunda. Artan çevresel ve toplumsal baskılar, mimarlığı teknik çözümler üretmenin ötesine taşıyarak daha dikkatli, daha özenli ve daha sorumlu bir meslek anlayışına yöneltiyor.

Bu yazı dizisinde, sorumluluk, koruyuculuk, taşıyıcılık ve emanetçilik anlamlarını bir arada barındıran “stewardship” kavramını ele alıyoruz. Ekoyapı olarak bu kavramı, mimarlık pratiğinin zaman, emek, kaynak ve gelecekle kurduğu ilişki üzerinden, “mimarlıkta sorumluluk” başlığı altında ele alıyoruz.
Sorumlu mimarlık, yapıları ve malzemeleri tüketilip geride bırakılan nesneler olarak değil; bakım isteyen, dönüşebilen ve gelecek kuşaklara aktarılabilecek değerler olarak görmeyi öneriyor. Tasarım kararlarından malzeme seçimine, üretim süreçlerinden yapıların yaşam döngüsüne uzanan bu yaklaşım, mimarın rolünü de yeniden düşünmeye açıyor. EkoYapı olarak bu dizide, mimarlığın bugün üstlendiği sorumlulukları farklı ölçeklerde tartışmaya açarken; mimarları, üreticileri ve yapılı çevrenin tüm paydaşlarını bu ortak düşünme alanına davet ediyoruz.
Yıllar boyunca sürdürülebilirlik tartışmalarına konu olan ve çoğunlukla felsefi bir dipnot olarak yer alan stewardship (sorumluluk/koruyuculuk/taşıyıcılık, emanetçilik) kavramı, bugün çağdaş mimarlığın belirleyici bir ethosu haline gelmiş durumda. Giderek artan çevresel ve toplumsal baskılarla yüzleşen mimarlık disiplini, bir sürdürülebilirlik stratejisinin ötesine geçen bu yaklaşımı tasarım pratiğinin merkezine yerleştiriyor.

Peki nedir sorumlu mimarlık? Yapıların ve çevrenin uzun vadeli refahını ve korunmasını sağlayan, aynı zamanda gelecek nesillere daha yaşanabilir ve değerli bir miras olarak aktarılması sorumluluğunu ifade eden etik bir yaklaşımdır. Kültürel mirasın korunması, sürdürülebilirlik ve çevre bilinci, toplumsal fayda ve katılım, doğa odaklı yaklaşım ile etik sorumluluk ilkelerini birleştiren kapsamlı bir felsefe…
Bu felsefe kapsamında ülkemizde de mimarlık alanında etik, sürdürülebilirlik, koruma ve sorumluluk üzerine önemli çalışmalar yapılmakta ancak tamda stewardship’ kavramının kapsadığı bağlamda yani bütüncül bir çerçevede ele alındığı çalışmalar henüz sınırlı sayıda. Bu yazı dizisi, mevcut çalışmaları yeni bir kavramsal çatı altında yeniden düşünmeye davet ediyor.
Sorumlu mimarlık kavramı, mimarlığı etik bir çerçeve içinde yeniden konumlandırırken; mimarları yalnızca üreticiler olarak değil, aynı zamanda yapılı çevrenin, toplulukların ve geleceğin sorumluluğunu üstlenen koruyucular olarak düşünmeye davet eder. Böylece mimarlık mesleği, kendi rolünü yeniden yapılandırır; mimar, yalnızca biçim üreten bir aktör olmaktan çıkarak, malzemelerin, eko-sistemlerin, kültürel belleğin ve zamanın uzun erimli sürekliliğinin sorumlusu olarak konumlanır.

Sürdürülebilirliğin sıklıkla enerji performansı, karbon azaltımı ve malzeme verimliliği gibi ölçülebilir metriklere indirgenmesine karşın, bu sorumluluk kavramı çok daha geniş kapsamlı ve bütüncül bir koruyuculuk anlayışını savunur. Aslında tartışmayı yalnızca zararı azaltma hedefinin ötesine taşıyarak, aktif ve yapıcı bir katkı fikrini öne çıkarıyor. Ayrıca sorumlu olmak; yalnızca korumak değil, aynı zamanda özen göstermek ve geliştirmek anlamına da geliyor. Dolayısıyla geçmişimizi onurlandırırken bugünün ihtiyaçlarına adil biçimde yanıt veren, gelecek kuşaklar için ise uzun ömürlü ve değer üreten yapılar ve yaşam alanları tasarlamayı hedefliyor. Bu etik yaklaşım, mimarlığı yalnızca “Etkimizi nasıl azaltabiliriz?” sorusuyla değil, aynı zamanda “Dünyayı onu bulduğumuzdan daha iyi bir halde nasıl bırakabiliriz?” sorusuyla da yüzleşmeye çağırıyor.
Bu kavram, aynı zamanda yapı stoğuna tüketilip yok edilen varlıklar olarak değil; yapıları derinlemesine anlamayı, yıkım yerine koruma ve onarım olanaklarını görmeyi, emek, enerji, özen, bilgi ve sorumluluk gerektiren uzun vadeli taahhütler olarak bakmayı ve alınan her kararın toplumsal, çevresel ve ekonomik sonuçlar taşıdığını kabul etmeyi öneriyor.

Uzun bir süredir sektörün geneli -mimarlarımız, gayrimenkul ve malzeme üreticilerimiz, yapılı çevreyi biçimlendiren doğal kaynakların ortak koruyucuları haline gelmiş durumda ancak verimsizliklere ve aksaklıklara karşı müdahale etme konusunda aynı ölçüde yetkili olamıyorlar. Dolayısıyla bu sorun aklımıza ‘neden tarihi yapılar ile çağdaş yapıları farklı biçimlerde ele alıyoruz?’ sorusunu da getiriyor. Neden tarihi yapılar mevzuat ve çok katmanlı koruma mekanizmalarından yararlanırken - kültürel açıdan en az onlar kadar anlamlı ve sayıca çok daha fazla olan - çağdaş yapılar bu korumadan yoksun kalıyor?
Bu çerçevede sorumlu mimarlık, yalnızca yapı tasarım ve üretim kararlarının ötesine geçerek; mesleğin işleyiş biçimini, üretim hızını ve başarı kriterlerini sorguluyor. Daha fazla inşa etmek ve daha hızlı üretmek yerine, yapıların canlı süreçlere nasıl ev sahipliği yapabileceğini, ekolojik ritim ve döngülerin yanı sıra mimaride agro-ekolojik tasarımı nasıl sağlayabileceğini sorguluyor. Yapının tamamlandığı anı bir son olarak değil, uzun vadeli bir ilişkinin başlangıcı olarak görüyor.
Bu yaklaşım aslında sorumluluğu yalnızca mimarlara değil yapılı çevrenin oluşumuna katkı sağlayan tüm oyuncularına veriyor. Bu oyuncuların başında ise malzeme üreticileri yer alıyor ve dışsal tedarikçi olmaktan çıkıp; çevresel, toplumsal ve kültürel etkilerin ortak sorumluları oluyorlar. Onların üretim süreçlerinin şeffaflığı, enerji verimlilik değerleri, kaynaklarının yenilenebilirliği, ürünlerinin uzun vadeli performansı ve yaşam döngüsü boyunca yarattıkları etki, ürettikleri malzemeleri ‘tüketilen’ olmaktan çıkarıp, ‘eşlik eden’ bir varlığa dönüştürüyor.

Dolayısıyla sorumlu mimarlık; cam, beton, çelik ya da ahşap gibi malzeme seçimlerini de artık yalnızca teknik bir karar olarak değil; aynı zamanda etik bir tercih olarak görüyor. Mimarlığa daha geniş bir ekolojik ölçekte bakmayı sağlayan bu kavram; yeşil altyapıdan biyolojik çeşitliliğe, peyzaj stratejilerinin entegrasyonundan yeniden bütünleşmiş yaşam alanları yaratma anlayışına doğru bir dönüşümü savunuyor.
Günümüzde, dünyanın dört bir yanında aslında sessiz bir dönüşüm yaşanıyor. Mimarlar, tükettiklerinden daha fazla enerji üreten yapılar tasarlıyor, kentsel planlama ekolojik onarıma doğru yön değiştiriyor ve malzeme üreticileri yeni malzeme sistemleri ile hem çevresel etkileri azaltan hem de döngüsel üretim anlayışını güçlendiren yaklaşımlar geliştiriyor.
Sonuç olarak, sorumlu mimarlık (Stewardship in Architecture) kavramı; bir yandan mimarlık mesleğinin yalnızca yaratıcı bir meslek değil, aynı zamanda etik bir sorumluluk olduğunu yeniden hatırlatırken bir yandan da ne inşa ettiğini değil, neyi koruduğunu - neyi dönüştürdüğünü ve neyi geride bıraktığını da sorgulatıyor. Unutmamalıyız ki, her mimari karar teknik olduğu kadar etik bir tercihtir.
Peki biz bu tercihlerin uzun vadeli etkilerini gerçekten üstlenmeye hazır mıyız?