Tasarımın En Güçlü Hali, Az ile Çok Söylemek

KOOP Mimarlık’ın kurucu ortağı Y. Burak Dolu, her projede önce “yerin bilgisini” anlamayı, tarihsel ve doğal hafızayı okumayı ve tüm bu verileri yalın ama güçlü bir mimari dile dönüştürmeyi merkezine koyuyor. Dolu’nun yaklaşımı; çok disiplinli iş birlikleri, malzemeyle dürüst ilişki, yerel üretim kültürüne saygı ve kullanıcıyla gerçek bir bağ kurma çabası üzerine kurulu. Seddülbahir Kalesi’nden Akçakocabey Mescidi’ne, müze ve kamusal alan projelerinden çağdaş konutlara uzanan bu üretim sürecinde, mimarlığın hem geçmişi görünür kılma hem de bugünün ihtiyaçlarına kesintisiz bir şekilde eşlik etme gücünü konuşmak için kendisiyle bir araya geldik.

KOOP Mimarlık kısa sürede kendine özgü bir dil oluşturdu. Ofisinizin tasarım yaklaşımını ve üretim anlayışı hakkında bilgi alabilir miyiz?

Çok da kısa bir süre diyemem. KOOP’u 2013’te kurmuştum. Ama ilk zamandan beri sadık kalmaya çalıştığımız belli prensipler var tabi. Burada bahsettiğiniz özgün dil genel yaklaşımımız sanırım. KOOP’un tasarım yaklaşımını tarif ederken yeri anlamaya çalışan, onunla ilişki kurmaya çalışan, malzemeyle de mümkün olduğunca dürüst ilişki kuran bir pratikten söz ediyorum. 

Her projede önce konuyu ve yeri anlamaya çalışıyoruz. Yani “burada ne yapalım?” sorusundan çok, “buradan ne öğrenebiliriz?” sorusunu soruyoruz. Örnek olarak, Seddülbahir Kalesi’nde bu, 25 yılı aşan araştırmaların ve çok disiplinli bir ekibin ürettiği bilgiye eklemlenen, oldukça geri durmayı bilen bir mimari dilin peşine düşmekti. Taraklı Meydanı’nda ise, aslında bir park olarak kullanılan ama geçmişte çarşı olan bir boşluğu, hem bugünün kamusal hayatına açmak hem de yok olmuş dükkânların izlerini zeminde işaretleyerek hafızayı görünür kılmaktı.

KOOP’un üretim anlayışı biraz da “kooperatif” fikrinden geliyor. Her projede mimar, mühendis, tarihçi, müzebilimci, sanatçı, vs. farklı aktörlerle bir aradayız. Bazı işlerde yüklenici olarak sahada da bulunuyoruz; bazılarında sadece koruma projeleri, bazı projelerde ise sadece sergileme ya da içerik üretimi yapıyoruz. Ama bütün bu çeşitliliğin ortasında ortak nokta; öğrenerek, tartışarak ve mümkün olduğunca kolektif karar vererek, o yere ve konuya özgü ve yalın çözümler üretmek diyebilirim.


“Sade” yerine “basit” kelimesini çok sık kullanıyorum işverenlerle konuşurken ve sanırım yanlış anlaşılıyor. Basitlik niteliksizlik gibi algılanıyor. Oysa ki daha rafine bir şey.


Ekip olarak çoğunlukla sade, net ve malzeme odaklı yapılar üretiyorsunuz. Bu sadelik sizin için bir estetik tercih mi, yoksa bir etik duruş mu?

Sadelik bizim için yalnızca estetik bir tercih değil mesleki bir disiplin meselesi. Bir yapıyı mümkün olduğunca az malzemeyle, az jestle, gereksiz “gürültü” üretmeden kurabilmek, aslında epey zor bir şey. Bazen bir detay eklemektense, onu yapmamanın daha cesur bir karar olduğunu düşünüyorum.

 “Sade” yerine “basit” kelimesini çok sık kullanıyorum işverenlerle konuşurken ve sanırım yanlış anlaşılıyor. Basitlik niteliksizlik gibi algılanıyor. Oysa ki daha rafine bir şey. Akçakocabey Mescidi’nde örneğin, işveren tarafından kubbeli ve minareli bir Osmanlı Camisi kopyası istenirken, biz orman içinde bir inziva kutusu hayal etmiştik. Ortak noktayı bulmak için bölgenin tarihsel hafızasındaki ahşap yığma mescit tipolojisini, bugünün imkân ve gerekleriyle yeniden yorumlamaya çalıştık. Geleneksel yapıları anlamak için 37 köy dolaştık. Ortaya çıkan yapı hem son derece yalın hem de bulunduğu coğrafyaya sıkı sıkıya bağlı bir sonuç verdi; bu da hem çeşitli ödül ve yayınlarla hem de kullanıcılar tarafından takdir gördü.

Kısacası; sadelik, bizim için niteliksizlik ya da az iş anlamına gelmiyor. Tam tersine, çok düşünülmüş, çok elenmiş, geriye kalan her çizgisi ve malzemesi gerekçeli bir tasarım sürecinin sonucu. 

Projelerinizde yerel malzeme kullanımının ve sade detayların öne çıktığını görüyoruz. Malzeme seçiminde sizin için en belirleyici ölçüt nedir?

Malzeme seçiminde en belirleyici ölçütümüz, o malzemenin yerle, iklimle, kullanıcıyla ve yapım kültürüyle kurduğu ilişki. Yerel malzeme yalnızca bu yüzden de değil; ayrıca karbon ayak izini düşüren bir seçim olarak da önemli.

Aynı zamanda malzemenin “yaş alma” biçimi de belirleyici. Taraklı Meydanı’nda taş döşemeler ya da Akçakocabey Mescidi’nde ahşabın zamanla eskiyerek peyzajla bütünleşmesi gibi. Biz malzemeyi yalnızca uygulandığı gün için değil, 5–10–50 yıl sonra nasıl görüneceğini düşünerek seçmeye çalışıyoruz.

Seddülbahir’de, yeni müze yapısının kabuğunu kalenin yapımında kullanılan taş cinsinin büyük blok versiyonlarıyla örmemizin sebebi buydu; yeni yapının Silüette kaybolması, yanındaykense bugünün üretimi olduğunun anlaşılmasını istedik. Aynı projede ahşap elemanları, hem Bab-ı Kebir’in soyut tamamlamasında hem de kubbeli yapının yeni örtüsünde, özgün dokudan ayrışan ama onunla yarışmayan bir dil kurmak için kullandık.

Günümüz mimarlığında görsellik çoğu zaman ön planda. Siz malzemenin “doğal hâlini” koruma konusunda oldukça ısrarcısınız. Bu tavır sizin için neyin ifadesi?

Güncel mimarlık ortamında görselliğin çoğu zaman içerikten, mekânsal deneyimden bağımsız bir vitrine dönüştüğünü düşünüyorum. Bizim malzemenin doğal hâline ısrarla sahip çıkma çabamız biraz buna tepki, biraz da mimarlığın “inandırıcılık” meselesiyle ilgili.

Malzemeyi mümkün olduğunca kaplamadan, boyamadan, taklit ettirmeden kullanmaya çalışıyoruz. Betonarme bir yapıyı taşmış gibi göstermek ya da yeni yapılmış bir müdahaleyi “eskiymiş gibi” yaşlandırmak yerine, onun çağdaş bir katman olduğunu dürüstçe söylemeyi tercih ediyoruz. Restorasyon alanında da taklitçi rekonstrüksiyon yerine, eskiyle yeniyi ayırt etmeyi sağlayan, ama aralarındaki ilişkiyi de hassas kuran müdahaleleri tercih ediyoruz.

Bu tavır, aslında “yalan söylemeyen” bir mimarlık isteği diyebilirim. Yani malzemenin kusuruyla, eskimesiyle, kendi doğasıyla barışık bir dil.


‘‘Yapay zekâ ve dijital tasarım araçlarını biraz “yeni kalemler ve cetveller” gibi görüyorum. Yani tek başlarına ne iyi ne kötü; nasıl kullanıldıklarıyla anlam kazanan araçlar.’’


Sürdürülebilirlik kavramı artık neredeyse her projede zorunlu olarak konuşuluyor. KOOP’un bu konudaki yaklaşımı ne ölçüde tasarımın merkezinde yer alıyor?

Sürdürülebilirlik kavramı, bizim için yalnızca teknik bir başlık ya da sertifika meselesi değil; tasarımın olmazsa olmaz, en doğal girdisi. “Yer”le ilişki kurmaya bu kadar takıntılı olmamızın temel sebeplerinden biri de bu. Yeri doğru anlayabilirseniz, en sürdürülebilir çözümlerin oradaki binlerce yıllık deneyimle zaten bulunduğunu görüyorsunuz. Yapı biçimlenişi, kabuğu, malzeme kullanımı, vs. ile geleneksel mimari zaten binlerce yıllık deneme-yanılmalar ile sürdürülebilirliğin doruğuna ulaşmış. Gelenekselin salt biçimini değil, bütün bileşenlerini anlarsak zaten her türlü sertifikayı alabilecek yapılar yapabileceğimize inanıyorum. 

Bir diğer boyut da sosyal sürdürülebilirlik. Yaptığımız birçok işte yerel halkın alanı sahiplenmesi, orada vakit geçirmesi ve hafızasıyla ilişki kurması en az enerji verimliliği kadar önemli. Bir yer sadece teknik olarak sürdürülebilir olduğunda değil, insanlar onu sahiplendiğinde gerçekten hayatta kalıyor. Akçakocabey Mescidi açılışında bir teyze beni çağırıp “Mimar oğlum, ne güzel yapmışsın bu camiyi, bizim eski camiler gibi ama daha güzel. Başkan’a dedim, hep böyle yapsınlar camileri, kokusu bile başka.” demişti. Bunu duymak afili sertifikaları almaktan çok daha kıymetli.

Yapay zekâ ve dijital tasarım araçlarının mimarlıkta yaygınlaşması hakkındaki düşünceniz nedir? Sizce bu teknolojiler mimari üretimi zenginleştiriyor mu, yoksa tasarım sezgisini törpülüyor mu?

Yapay zekâ ve dijital tasarım araçlarını biraz “yeni kalemler ve cetveller” gibi görüyorum. Yani tek başlarına ne iyi ne kötü; nasıl kullanıldıklarıyla anlam kazanan araçlar. Bizim kuşak için bilgisayar destekli tasarım bile yeni bir şeydi; bugün buna parametrik araçlar, veri odaklı tasarım süreçleri ve yapay zekâ eklendi.

Bu teknolojilerin mimari üretimi zenginleştirdiği yer, bence, karmaşık verileri okumayı ve bunları tasarıma entegre etmeyi kolaylaştırmaları. Örneğin koruma projelerinde, 3B lazer tarama, fotogrametri, dijital ikiz üretimi gibi süreçler, hem belgelemeyi hızlandırıyor hem de hatayı azaltıyor. Bunların yapay zeka ile daha da geliştirilip, yapım malzemesi ve hasar analizlerini yapıp mimarların iş yükünü azaltması, koruma ve tasarım konularına daha çok zaman ayırmasını sağlamasını sabırsızlıkla bekliyorum.

Yapay zekânın tasarım sezgisini törpülemesi riski de var. Zaten “bilgisayarda iki tıkla çiziyorsunuz” denirken, şimdi de yapay zeka ile iki dakikada tasarlıyoruz sanan, hatta artık kendi tasarım yaptığını zanneden insanlar var. Ama bence bu insanlar hep vardı, sadece araçlarla birlikte kullandıkları argümanlar değişti. Ve tabii ki onların düşündüğü gibi çalışan mimarlar da var. Benim için kritik olan, teknolojiyi düşünme biçimini genişleten, ufuk açan, yorucu bazı işleri hafifleten bir yardımcı olarak görmek; karar vericiyi oraya teslim etmemek.


‘‘Hafıza genelde kültürel hafıza, o yerin tarihi, geleneksel mimarlığı, vs. gibi algılanıyor. Ama doğal hafıza da en az onun kadar önemli. Hiçbir tarihi olmayan bir yerde, ki öyle bir yer yok gibi dünya üzerinde, doğanın hafızasını anlamadan yapılan bir işin de başarısız sonuçlanacağı aşikar.’’



Genellikle tarihi çevrelerde, mevcut yapılarla ve kent hafızasıyla ilişki kuran projeler üretiyorsunuz. “Yer”in geçmişini anlamak ve bugünün üretimiyle ona katkı sunmak sizin için nasıl bir süreç? Bir projede bu ilişkiyi kurmakta sizi en çok zorlayan şey ne oluyor?

“Yer”i anlamak, bizim işlerimizde çoğu zaman projenin en uzun süren aşaması. Hem arşiv çalışması, hem sözlü tarih, hem malzeme ve iz okumaları üzerinden, o yerin farklı dönemlerini anlamaya çalışıyoruz. Seddülbahir’de 17. yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı’na, oradan harap bir kale içinde bir askeri birlik olarak kullanım dönemine ve günümüz anma pratiklerine kadar uzanan çok katmanlı bir hikâyenin izlerini anlamaya çalıştık. Buradaki en büyük şansımız bizden önce 20 yıldır alanı çalışan tarihçi, arkeolog, mimar, harita mühendisi, vs. geniş bir ekip olmasıydı. Ama tabii ki restorasyon ve kazılar ilerledikçe, ve yeni arşiv kaynakları çıktıkça bilgiler her gün değişiyordu. Bu yoğun ve neredeyse sonsuz bilgiyi analiz etmek, buna saplanıp kalmadan en yalın sonuçları üretebilmek oldukça zorlayıcı aslında. Bu süreci zorlaştıran şey, çoğu zaman bilginin eksikliği değil, fazlalığı oluyor. Elinizde çok güçlü bir tarihsel arşiv olduğunda, hepsini mekâna taşımaya çalışırsanız hem tasarımı hem kullanıcıyı boğma riski var. 

Bu arada hafıza genelde kültürel hafıza, o yerin tarihi, geleneksel mimarlığı, vs. gibi algılanıyor. Ama doğal hafıza da en az onun kadar önemli. Hiçbir tarihi olmayan bir yerde, ki öyle bir yer yok gibi dünya üzerinde, doğanın hafızasını anlamadan yapılan bir işin de başarısız sonuçlanacağı aşikar. Kültürel ve doğal hafızanın üst üste yoğun olduğu alanlar ise en zevklisi. Haliç Kıyıları tasarımında Haliç’in yüz binlerce yıllık doğal oluşum süreçleri, ekosistemi, onun üzerine kurulmuş kültürel katmanlar ve son yüzyıldaki tahribatı öğrendikçe zaten ne yapmamız gerektiğini de anladık. Yani bu aslında hem çok zor, hem de iyi anladığınız zaman tasarımı çok kolaylaştıran bir şey.

KOOP Mimarlık projelerinde farklı disiplinlerle — şehir plancıları, müze bilimciler, mühendisler, sivil toplum temsilcileriyle — birlikte çalışıyor. Bu iş birlikçi yapı, özellikle tarihi alanlarda ve kamusal projelerde nasıl bir fark yaratıyor? Tasarım sürecine nasıl bir zenginlik katıyor?

KOOP’un en belirgin yönlerinden biri, her projeyi çok disiplinli bir çalışma zemini olarak görmesi. KOOP adı da zaten buradan, kooperatif çalışmaktan geliyor. Biz her halükarda hem hatayı azaltan hem de tasarımı zenginleştiren bir unsur olarak olabildiğince farklı disiplinle bir araya gelmeye çalışıyoruz. Küçük ölçekli ve sıradan projelerde belki çok farklı ekiplerle çalışamıyoruz ama, tarihi alanlar, müze tasarımı, mastır planlar gibi projelerde bu iş birlikçi yapı olmazsa olmaz. Örneğin Seddülbahir’de yaklaşık 250 kişilik bir uzmanlık ağı, arkeologlar, sanat tarihçileri, mühendisler, koruma uzmanları, peyzaj mimarları, grafik tasarımcılar, müzebilimciler, vs. olmasaydı böyle bir proje çıkması mümkün değildi.

Müze ve sergi projelerinde de müzeciler ve küratörlerle birlikte çalışmak işin olmazsa olmazı. Bunlar sadece mimari, mekânsal projeler değil. Anlatının sadece görsel olarak değil, içerik ve pedagojik açıdan da sağlam kurulmasın gerekiyor. Diş Sağlığı Müzesi veya Kızılcahamam Jeopark Müzesi gibi işlerimizde mekânsal tasarım kadar, hatta ondan daha öncelikli olarak içerik kurgusu, didaktik olmayan ama deneyime dayalı anlatım dili, grafik tasarım ve dijital etkileşimler öncelikliydi. Müze ve sergi projelerinde mekânsal tasarımda küratör ve müzecilere oldukça alan açmaya çalışıyoruz. Onların senaryolaştırdığı hikayeyi nasıl bir mekânda anlatmak istedikleri çok önemli bence. Hikayenin mekânsal hissine birlikte karar vermemiz gerekiyor ve bu ortak düşünme mekânları oldukça zenginleştirebiliyor.


‘‘Bir yapının tarihini korurken onu bugünün yaşamına entegre etmenin anahtarı, sanırım “yerine koymak” yerine “yanına oturmak”. Yani yeni müdahale, eski yapının yerine geçmeye çalışmıyor; ona eşlik ediyor.’’


Müze, kültür merkezi ve kamusal alan projelerinde hem geçmişi görünür kılma hem de çağdaş bir deneyim sunma dengesi çok hassas. Siz bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Bir yapının tarihini korurken onu bugünün yaşamına entegre etmenin anahtarı sizce nedir?

Bu gibi projelerde geçmişi görünür kılmak ile çağdaş bir deneyim sunmak arasındaki denge, bence bir dürüstlük meselesi. Tarihi olanı da yeni olanı da olduğu gibi, kendi dönem özellikleriyle göstermek esas olan. Ne tamamen tarihselci, yeniden yapımcı olmak; ne de “havalı” bir tasarım için geçmişi fonda dekor hâline getirmek istiyoruz.

Biz çoğunlukla, tarihsel katmanı mekânsal ve malzeme düzeyinde çok net okunur kılıp, çağdaş müdahaleyi daha geri planda durmaya çalışan ama bugüne ait olduğunu en net şekilde belli eden bir dille kurmaya çalışıyoruz. Örneğin Gülhane’deki Prof. Dr. Fuat Sezgin Kütüphanesi’nde, Topkapı Sarayı Surları’nın ve eski telgrafhanenin taşıyıcı duvarlarını olabildiğince mevcut haliyle bırakırken; yeni olan her şeyi, okuma salonu hacmini, merdivenleri, kütüphane raflarını bu kabuğun içinde yalın ama güçlü bir mekânsal kurgu olarak tarif ettik. Mekânik-elektrik tesisat bile gizlenmeden, hatta bazen ayrıksı renklerle, daha da belirgin şekilde kullanıldı.

Bir yapının tarihini korurken onu bugünün yaşamına entegre etmenin anahtarı, sanırım “yerine koymak” yerine “yanına oturmak”. Yani yeni müdahale, eski yapının yerine geçmeye çalışmıyor; ona eşlik ediyor. Bu eşlik hâlini sağlayan da malzeme dürüstlüğü, ölçek hassasiyeti, dolaşım kurgusu ve ışık kullanımı gibi temel mimari araçlar. Eğer kullanıcı hem geçmişi hissediyor hem de bugünün ihtiyaçlarına cevap veren konforlu ve erişilebilir bir mekânda olduğunu unutmayacak kadar iyi deneyim yaşıyorsa, o dengeyi yakalamışız demektir.

Son dönemde üzerinde çalıştığınız projelerde hakkında bilgi almak isteriz.

Bugünlerde KOOP olarak ölçek ve içerik bakımından oldukça farklı projeler üzerinde çalışıyoruz. Dolmabahçe Muayede Salonu ve Mavi Salon restorasyon projeleri çok klasik bir koruma projesi olsa da bu aralar bizi en çok heyecanlandıran iş diyebilirim. Bu kadar önemli bir tarihi mekânda çalışırken aynı anda Türkiye’nin ilklerinden olacak sanal bir müze üzerinde çalışıyoruz. Mekân ve ölçekten, hatta zamandan azade bir tasarım yapıyoruz. 

Abudabi’deki El Ayn Müzesi ve Sultan Kalesi yeni açıldı ama işleri bitmedi! Kınalıada’da ve Gökçeada’da birer konutun uygulamalarını bitirmek üzereyiz. Boğaziçi’nde ve Sırbistan’da birkaç konutun projeleri üzerinde çalışıyoruz. Şimdilik ismini anabileceklerim bunlar.

Sizin bir projeniz ve yıllar sonra sizinle konuşuyor. Size ne dese ‘tamam, doğru yapmışım’ dersiniz? Hangi cümle, sizin için mimar olarak bir yapının huzurunu tanımlar? 

“Kimse balkonlarımı kapatıp odaya katmadı.” Şaka bir yana, gerçekten bir yapı müdahale edilmeden hayatını sürdürüyorsa huzurludur. Sağına soluna bir şeyler eklenmiş, kapı-pencereleri değiştirilmiş, balkonları kapatılmış, tabelalara boğulmuş yapılar huzursuz, mutsuz görünüyor. İlk yapıldığı haliyle duran yapılar ise huzurlu olduğu kadar, gururlu ve özgüvenli geliyor bana. ‘Bak bana hiçbirşey yapamadılar.” der gibiler. Burada bazı durumlarda mimarın da katkısı var bence. Kullanıcı ihtiyaçları iyi çözüldüyse doğal olarak müdahaleye ihtiyaç duyulmuyor. Bazen de mimarlığın kalitesi insanların ona saygı duymasına ve bütünlüğünü koruma isteğine yol açıyor. Tabi bunlar çok nadir örnekler genele bakınca. Nitelikli, yarışmayla elde edilmiş yapıların bile birkaç on yılda müdahalelerle karakter değiştirdiği, hatta yıkıldığını görmek mümkün ülkemizde. 


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)