Yeniden İnşa Sürecinde Ev mi Yapıyoruz, Yoksa Barınak mı?

Dilhan Hız

Bugün 6 Şubat. Kişisel olarak her yıl gelmesini istemediğim bir tarih. Geriye dönüp ne 'olmadığını' görmek üzüntü veriyor. 6 Şubat felaketinin üzerinden geçen zaman, mimarlık dünyasını tarihin en büyük "hızlı inşa" sınavlarından biriyle baş başa bıraktı. Bölgede hızla yükselen deprem konutları, evsiz kalan binlerce aile için bir umut ışığı olsa da; şehircilik disiplini açısından bu süreç, ciddi yapısal eleştirileri de beraberinde getiriyor. Aceleyle dökülen betonlar ve birbirinin kopyası olan tek tip projeler, bir kenti kent yapan  o kadim belleği ve kültürel dokuyu ne kadar koruyabiliyor? Halen konteyner kentlerin dar koridorlarında "normalleşmeyi" bekleyen on binlerce insan varken, mimarinin başarısı sadece tamamlanan metrekarelerle ölçülebilir mi? Bence hayır.

Dirençli Şehir mi, Dikey Kamplar mı? 

Yeniden inşa süreci, sadece sağlam kolonlar dikmek değil; o kolonların arasındaki yaşamı, komşuluğu ve kentsel aidiyeti de ayağa kaldırmaktır özünde. Mevcut durumda, şehir merkezlerinden uzak, topografyadan ve sosyal yaşamdan kopuk "uydu kentler" inşa etmek, depremzedeleri mekânsal bir yalnızlığa itme riski de taşıyor aslında. Mimarların ve şehir plancıların sorması gereken en yakıcı soru şu: Biz bu şehirleri sadece deprem ve fırtınadan koruyan birer kabuk olarak mı tasarlıyoruz, yoksa insanların geçmişleriyle bağ kurabileceği, nefes alan birer yuva olarak mı? Konteynerden kalıcı konutlara geçiş, sadece bir anahtar teslim süreci değil; toplumsal bir iyileşme projesi olmalıdır. Ancak şantiyelerin tozu arasında, "insan ölçeği" ve "yerel kimlik" ne yazık ki hâlâ enkaz altında kalmış görünüyor.


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)