Yeşil Olmamak Artık En Büyük Risk
Türkiye’de yapı sektörünün sürdürülebilirlik ekseninde geçirdiği dönüşüm, yalnızca teknik çözümlerle değil; vizyon, politika ve iş birlikleriyle şekilleniyor. Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği (ÇEDBİK) Başkanı Emre Ilıcalı ile gerçekleştirdiğimiz bu kapsamlı söyleşide; 2026 yılı önceliklerinden mevcut yapı stokunun dönüşümüne, YES-TR sertifikasının rolünden karbon ve gömülü karbon gündemine, yeşil finansmandan greenwashing tartışmalarına kadar pek çok kritik başlığı ele aldık. Ilıcalı, sürdürülebilirliğin artık “iyi niyetli örnekler” üretmenin ötesine geçtiğini vurgularken, sektörün tamamını kapsayan, ölçülebilir ve kalıcı bir dönüşüm için atılması gereken adımları tüm boyutlarıyla değerlendirdi.

ÇEDBİK’in 2026 yılı öncelikli hedefleri hakkında bilgi alabilir miyiz?
2026’da ÇEDBİK olarak odağımızı üç ana hatta topluyoruz: mevcut bina stokunun dönüşümünü hızlandırmak, karbon ve yaşam döngüsü yaklaşımını sektörde ana akıma taşımak ve finansman–mevzuat bağlantısıyla ölçeklenebilir etkiyi arttırmak. Çünkü artık sürdürülebilirlikte yalnızca “iyi örnekler” üretmenin ötesine geçmemiz gerekiyor; asıl hedef, bu yaklaşımı sektörün tamamına yayacak mekanizmaları kurmak. Biz 2026’yı, bu dönüşümün standart, erişilebilir ve uygulanabilir hale geldiği bir kırılım yılı olarak görüyoruz.
Bu çerçevede özellikle Türkiye’nin iklim hedefleriyle uyumlu şekilde, Bakanlığın geliştirdiği YES-TR sertifikasının yaygınlaşması kritik bir fırsat alanı. YES-TR’nin en önemli katkısı, sürdürülebilir yapı yaklaşımını yalnızca “gönüllülük” alanından çıkarıp, ulusal ölçekte yaygınlaşmaya uygun bir çerçeveye dönüştürmesi. ÇEDBİK olarak biz de bu yapının hem tanıtımında hem de doğru anlaşılması ve sahaya sağlıklı aktarılmasında aktif rol üstlenmeyi çok önemsiyoruz. Çünkü standartların başarısı yalnızca “yazılmasıyla” değil, uygulamada doğru yorumlanması, doğru denetlenmesi ve doğru ölçülmesiyle belirleniyor.
Bu noktada ÇEDBİK’in 2026’daki rolünü iki başlıkta tarif edebilirim: Birincisi, YES-TR’nin sektörde daha geniş kabul görmesi için iletişim, farkındalık ve paydaş buluşmaları tarafında güçlü bir destek sunmak. Geliştiriciler, yatırımcılar, tasarım ekipleri, danışmanlar, tedarikçiler ve yerel yönetimler açısından, YES-TR’nin “ne olduğu” kadar “nasıl uygulanacağı” konusu da çok değerli. Biz burada, sürdürülebilir bina kavramını teorik bir hedef olmaktan çıkarıp, herkes için daha anlaşılır ve uygulanabilir hale getirecek bir köprü rolü üstleneceğiz.
İkincisi ise süreç kalitesi: ÇEDBİK olarak 2026’da kapasite geliştirme tarafını çok büyütmek istiyoruz. Yani yalnızca bir standardı anlatmak değil; sahada uygulayan tüm aktörlerin aynı dili konuşmasını sağlamak. Bunun içinde eğitim programları, iyi uygulama örneklerinin çoğaltılması, pilot projelerle öğrenme döngüsünün hızlandırılması ve özellikle denetim–doğrulama kültürünün güçlendirilmesi var. Çünkü sürdürülebilirlik iddiası, ancak ölçülebilir performansla anlam kazanıyor.
Bir diğer öncelik alanımız da mevcut bina stokunun dönüşümü. Yeni binalar için sürdürülebilirlik yaklaşımını kurgulamak görece daha kolay; ama Türkiye’nin asıl meselesi, milyonlarca metrekarelik mevcut yapı stoğu. 2026’da ÇEDBİK olarak burada “tek tek bina” yaklaşımının ötesinde, program yaklaşımına odaklanacağız. Yani bina tipolojilerine göre hızlı tarama yöntemleri, etkili müdahale paketleri, ölçüm-doğrulama (M&V) yaklaşımı ve finansman modelleriyle birlikte ele alınan daha büyük ölçekli dönüşüm çerçeveleri Çünkü gerçek etki, bu işin ölçeklenmesiyle mümkün.
Aynı şekilde karbon gündemi de 2026’da daha merkezde olacak. Sadece operasyonel enerji performansı değil; artık giderek daha fazla yaşam döngüsü, malzeme seçimi, gömülü karbon ve karbon verisi konuşacağız. Bu başlıklar yakın gelecekte “tercih” olmaktan çıkıp “zorunluluk” haline gelecek. ÇEDBİK’in burada rolü; sektörün bu dönüşüme hazırlıklı olmasını sağlayacak şekilde bilgi altyapısını, uygulama kapasitesini ve farkındalığı güçlendirmek.
Son olarak finansman ve mevzuat boyutunu da çok önemsiyoruz. Çünkü sürdürülebilirlik yalnızca teknik bir konu değil; aynı zamanda ekonomik bir model ve risk yönetimi meselesi. 2026’da bankalarla, yerel yönetimlerle ve kamu kurumlarıyla daha yakın çalışarak sürdürülebilir projelerin erişilebilir finansmanla desteklenmesini, performansın izlenmesini ve iyi örneklerin çoğalmasını hedefliyoruz.
Özetle 2026 için bizim hedefimiz sadece “daha fazla sertifika” değil; daha fazla gerçek dönüşüm. Daha fazla ölçülen, doğrulanan, daha düşük enerji tüketen, daha düşük karbonlu ve daha sağlıklı binaların Türkiye’de standart hale gelmesi. YES-TR gibi ulusal çerçevelerin bu dönüşümde çok kritik bir kaldıraç olacağına inanıyoruz ve ÇEDBİK olarak bu sürecin hem yaygınlaşmasında hem de sahada doğru uygulanmasında aktif sorumluluk almaya hazırız.

Türkiye, yeşil bina sertifikasyonu ve sürdürülebilir kentleşme konusunda dünya genelinde nerede konumlanıyor? Ülke olarak geliştirmemiz gereken stratejiler nelerdir?
Türkiye’nin yeşil bina sertifikasyonu ve sürdürülebilir kentleşme konusundaki yerini ben genel olarak kötü görmüyorum. Son 10–15 yılda ciddi bir ilerleme var. Sertifikalı bina sayısı arttı, sektörde bilgi birikimi oluştu, yatırımcı tarafında farkındalık yükseldi. Yani Türkiye bu konuda tamamen geriden gelen bir ülke değil. Ama şunu da açık söylemek lazım, dünya çok hızlandı ve artık çıta yükseldi. Türkiye’nin de artık bir üst seviyeye çıkması gerekiyor.
Bence burada en kritik konu kentsel dönüşüm. Çünkü Türkiye’de sürdürülebilirlik konuşacaksak, asıl etkiyi yeni yapılan birkaç projeden değil, dönüşecek olan devasa yapı stokundan alacağız. Bugün milyonlarca konut yenileniyor, daha da yenilenecek. Eğer bu süreç sadece dayanıklılık üzerinden ilerlerse, enerji verimliliği, karbon, su yönetimi ve sağlıklı iç mekân gibi başlıklar ikinci plana atılırsa, biz aslında geleceğin çevresel yükünü bugünden büyütmüş oluruz. Deprem güvenliği tabii ki tartışmasız bir öncelik ama bu binaları aynı zamanda verimli ve düşük karbonlu yapmak zorundayız. Çünkü bugün yapılan her yanlış, önümüzdeki 30–50 yılın enerji faturası olarak geri dönüyor. Bir diğer konu da gayrimenkul sektörünün bu işe daha samimi yaklaşması. Türkiye’de sektör güçlü, hızlı ve üretken. Ama bazen sürdürülebilirlik hâlâ biraz vitrin işi gibi kalabiliyor. Proje anlatımlarında sürdürülebilirlik çok güzel anlatılıyor ama iş uygulamaya geldiğinde performans takibi, gerçek tüketim verisi, işletme kalitesi, karbon hesabı gibi konular aynı seviyede güçlü olmayabiliyor. Oysa dünyada artık bu iş sadece “iyi niyet” değil. Ölçülen, kanıtlanan, doğrulanan bir performans bekleniyor. Bizde de bu tarafın güçlenmesi gerekiyor.
Bu noktada ülke olarak geliştirmemiz gereken stratejiler bence çok net. Birincisi, kentsel dönüşümde sürdürülebilirlik kriterlerini standart hale getirmek. Yani bu iş bir opsiyon değil, dönüşümün doğal parçası olmalı. İkincisi, sertifika almak kadar o binanın gerçekten nasıl çalıştığını önemsemek. Enerji tüketiyor mu, ne kadar tüketiyor, suyu nasıl kullanıyor, kullanıcı konforu nasıl, bunları konuşmak lazım. Üçüncüsü de finansman tarafı. Bankaların, yatırımcıların ve kamunun doğru projeyi desteklemesi gerekiyor. Çünkü sürdürülebilirlik yaygınlaşacaksa bu ancak doğru teşvikle ve doğru yönlendirmeyle olur.
Son olarak şu da var. Dünya artık sadece enerji verimliliğini değil, karbon meselesini çok daha ciddi şekilde masaya koyuyor. Sadece binayı çalışırken daha az enerji harcar hale getirmek yetmiyor. Malzeme seçimi, yaşam döngüsü, gömülü karbon gibi konular giderek daha önemli hale geliyor. Türkiye’nin buraya da hazırlanması gerekiyor. Çünkü bu sadece çevre meselesi değil, aynı zamanda rekabet meselesi. Özellikle uluslararası iş yapan şirketler için bu konular giderek daha belirleyici olacak.
Sonuç olarak, Türkiye’nin geldiği yer fena değil. Ama daha iyi olmak zorundayız. Çünkü elimizde çok büyük bir fırsat var. Kentsel dönüşüm gibi bir alan, doğru yönetilirse Türkiye’yi sürdürülebilir şehircilikte çok ileri bir noktaya taşıyabilir. Yanlış yönetilirse de geleceğin sorunlarını bugünden inşa etmiş oluruz.

Sektör paydaşları yeşil binaları nasıl değerlendiriyor? Yatırımcılar yeşil binaları bir maliyet kalemi olarak mı görüyor yoksa uzun vadede bir tasarruf olduğunun bilinci yerleşti mi?
Sektör paydaşlarının yeşil binalara bakışı son yıllarda ciddi şekilde değişti. Eskiden daha çok “iyi bir ekstra” gibi görülüyordu. Bugün ise özellikle büyük yatırımcılar ve kurumsal firmalar için yeşil bina artık bir tercih değil, giderek bir gereklilik haline geliyor. Çünkü piyasa beklentisi değişti, kullanıcı profili değişti, finansman tarafı değişti, hatta mevzuatın yönü bile değişti.
Yatırımcıların “yeşil bina maliyettir” yaklaşımının artık çok güçlü bir karşılığı kalmadığını düşünüyorum. Evet, bazı önlemler ilk yatırımda bir farka yol açabiliyor. Ama işin bütünüyle baktığımızda asıl maliyet, yeşil yapmamak. Çünkü verimsiz bir bina uzun yıllar boyunca daha fazla enerji tüketiyor, daha yüksek işletme gideri çıkarıyor, daha hızlı değer kaybediyor ve daha zor kiralanıyor. Yani yatırımcı bugün küçük bir maliyetten kaçarken, yarın çok daha büyük bir maliyeti sırtlanmak zorunda kalabiliyor.
Bir de şu var, bu iş artık sadece tasarruf meselesi değil, açıkça bir risk meselesi. Enerji fiyatları artıyor, karbon konusu gündemde büyüyor, bankalar sürdürülebilirlik kriterlerine daha fazla bakıyor, kiracılar da daha seçici hale geliyor. Eğer yatırımcı bu dönüşümü ciddiye almazsa, elindeki varlık zamanla daha düşük kalitede ve daha riskli bir varlık haline geliyor. Bu da değerlemeye yansıyor. Finansmana erişimde zorluklar çıkıyor. Satışta likiditeyi etkiliyor. Kiracı bulmayı zorlaştırıyor. Yani yatırımcı açısından “yeşil bina maliyet mi?” sorusu artık biraz eski bir soru. Asıl soru şu: Yeşil olmayan bina ileride ne kadar sorun çıkaracak?
Bence en kritik nokta yatırımcının bu konuya samimi yaklaşması. Çünkü sürdürülebilirlik bazen hâlâ pazarlama diliyle konuşulabiliyor. Broşürde çok güzel duruyor ama binanın gerçekten nasıl çalıştığı, ne kadar enerji tükettiği, kullanıcı konforu, işletme performansı gibi konularda aynı özen olmayabiliyor. Halbuki piyasa artık bunu yavaş yavaş görüyor. Sadece etiket değil, gerçek performans bekliyor.
Şunu net söyleyebilirim: Bugün sürdürülebilirliği önemsemeyen yatırımcı, gelecekte istemeyeceği durumlarla karşılaşabilir. Regülasyon baskısı artabilir, finansman maliyeti yükselebilir, bazı projeler değer kaybedebilir, hatta bazı varlıklar yük haline gelebilir. O yüzden bu konu artık sadece çevre duyarlılığı değil, yatırımın geleceğini koruma konusu. Ben yatırımcılar açısından bunu bir fırsat olarak görüyorum. Doğru yapan, hem maliyetini yönetir hem riskini azaltır hem de varlığının değerini korur.

Yeni binaları yeşil yapmak nispeten daha kolay. Ancak Türkiye’deki asıl sorun devasa sayıdaki mevcut yapı stoku. Mevcut binaların enerji verimli hale getirilmesi konusunda ÇEDBİK’in nasıl bir yol haritası izliyor?
Yeni binaları yeşil yapmak gerçekten daha kolay. Çünkü proje daha en baştan kurgulanırken doğru hedefleri koyabiliyorsunuz, tasarım kararlarını ona göre alabiliyorsunuz. Ama Türkiye’nin asıl sahası mevcut bina stoğu. Sayı çok büyük ve bu binaların önemli bir kısmı hem enerji açısından verimsiz, hem de konfor ve sağlık açısından bugünün beklentilerinin gerisinde kalıyor. O yüzden ÇEDBİK olarak biz bu konuyu artık “niş bir alan” gibi değil, ülkenin en temel dönüşüm gündemi olarak görüyoruz.
Burada en kritik nokta şu: Mevcut yapı stoğu sadece sismik risk taşımıyor, aynı zamanda çevresel adaptasyon riski de taşıyor. Yani sadece deprem güvenliği değil, enerji tüketimi, aşırı sıcaklar, su stresi, şehirlerde ısı adası etkisi gibi konular da bu binaların geleceğini belirleyecek. Biz ÇEDBİK olarak bunu daha güçlü anlatmaya çalışıyoruz. Çünkü kentsel dönüşüm süreçleri sadece “yıkıp yeniden yapmak” değil, doğru kurgulanırsa Türkiye için çok büyük bir çevresel dönüşüm fırsatı.
Yol haritamızda birkaç temel başlık var. Birincisi, kentsel dönüşüm projelerinde sürdürülebilirlik kriterlerinin işin başından itibaren yer alması. Bugün dönüşüm çoğu zaman dayanıklılık odağında ilerliyor, bu doğal. Ama aynı binayı yeniden yapıyorsak, onu aynı zamanda düşük enerji tüketen, daha iyi yalıtımlı, daha verimli sistemlere sahip, daha sağlıklı ve daha düşük karbonlu şekilde yapmak zorundayız. Yoksa biz aslında geleceğin enerji maliyetini ve karbon yükünü bugünden inşa etmiş oluyoruz.
İkinci olarak, mevcut binalarda sadece “büyük ve pahalı yenileme” değil, uygulanabilir ve hızlı etki eden adımların da yaygınlaşması gerekiyor. Yani her bina için en büyük yatırımı yapmak şart değil. Önce iyi bir tarama, doğru önceliklendirme ve bina tipolojilerine göre akıllı çözümlerle başlanabilir. Isıtma-soğutma sistemlerinin iyileştirilmesi, otomasyon, aydınlatma, yalıtım gibi paketlerle çok hızlı sonuç alınabiliyor. Önemli olan, bunun sistematik hale gelmesi.
Üçüncü başlık ise finansman ve ölçek. Bu iş tek tek bina bazında ilerlerse çok yavaş gider. Bizim burada program yaklaşımına ihtiyacımız var. Belediyelerin, bankaların, kamu tarafının devreye girdiği, belli tipolojilere göre standart çözümlerin ve finansman modellerinin oluşturulduğu bir yapı. ÇEDBİK olarak biz de hem bu işin iletişimini güçlendirmeye, hem de sahada uygulanabilir modellerin oluşmasına katkı vermeye çalışıyoruz.
Ayrıca burada performans takibi de çok önemli. Çünkü verimlilik sadece projede yazmakla olmuyor, işletmede ortaya çıkıyor. Yani binanın gerçekten ne kadar enerji tükettiğini görmek, doğrulamak, iyileştirmek gerekiyor. Bu kültür yerleşmeden, mevcut stokta gerçek bir dönüşüm yakalamak zor.
Özetle ÇEDBİK olarak mevcut yapı stokunu sadece bir “yenileme problemi” olarak değil, bir “ülke dönüşümü” meselesi olarak görüyoruz. Kentsel dönüşüm sürecini doğru yönetebilirsek hem deprem güvenliğini artırırız, hem de Türkiye’nin enerji ve karbon yükünü ciddi şekilde azaltırız. Bizim hedefimiz de bu dönüşümü daha doğru tarif etmek, daha görünür yapmak ve daha uygulanabilir hale getirmek

2053 Net Sıfır emisyon hedefi doğrultusunda, inşaat sektörünün üzerine düşen en büyük sorumluluk nedir? Gömülü karbon konusunu Türkiye gündemine nasıl taşıyacaksınız?
2053 Net Sıfır hedefi doğrultusunda inşaat sektörünün en büyük sorumluluğu çok açık. Çünkü inşaat ve yapı sektörü, dünyada toplam emisyonların yaklaşık yüzde 40’ına kadar uzanan bir etkiye sahip. Yani bu hedefe ulaşmak istiyorsak, binaları ve inşaatı dönüştürmeden bunu başarmamız mümkün değil. Burada sadece enerji verimliliği değil, artık çok daha geniş bir resim var. Binanın tasarımından malzemesine, şantiyeden işletmesine kadar bütün kararlar bu hedefin parçası olmak zorunda.
Bu noktada gömülü karbon konusu çok kritik. Çünkü biz yıllarca daha çok operasyonel karbonu konuştuk. Yani binayı kullanırken daha az enerji harcasın, daha az yakıt yaksın, daha az elektrik tüketsin. Bu önemli ama artık yetmiyor. Bir binanın daha inşa edilmeden önce, malzeme üretiminde ve yapım sürecinde ortaya çıkan karbonu da yönetmek zorundayız. Çimento, demir-çelik, alüminyum, cam gibi temel malzemeler burada işin merkezinde. Açıkçası gömülü karbon konusu artık sadece çevre gündemi değil, aynı zamanda rekabet ve ihracat gündemi.
Çünkü Avrupa Birliği’nin CBAM mekanizmasıyla birlikte bu konu daha da kritik hale geldi. Türkiye’nin ihracatında çok önemli yeri olan sektörler ve malzeme grupları, karbon açısından daha görünür ve daha takip edilir bir döneme girdi. Yani düşük karbonlu üretim yapamayan, karbon verisini yönetemeyen tarafın rekabet gücü zamanla zayıflayabilir. Bu da yalnızca tek bir fabrikanın problemi değil, ülkenin ekonomik sürdürülebilirliğiyle de ilgili bir konu.
Burada şunu net söylemek lazım. Gömülü karbon meselesi özellikle imalat sanayi tarafından çok yakından takip edilmesi gereken bir konu. Çünkü malzemenin üretildiği yer orası. Ama aynı zamanda inşaat ve gayrimenkul sektörünün de bu konuyu “tasarımın ana konusu” haline getirerek talebi bu yönde artırması gerekiyor. Yani üretici tarafı dönüşecekse, bunu iten şeylerden biri de piyasa talebi olacak. Tasarım ekipleri ve yatırımcılar “daha düşük karbonlu malzeme ve sistem” talep ettikçe, sektör de o yöne doğru daha hızlı evrilecek.
ÇEDBİK olarak bizim rolümüz burada çok net. Biz bu konunun hem teknik boyutunu hem de mevzuat ve piyasa etkisini sektörün daha iyi anlamasını sağlamak istiyoruz. Gömülü karbonun yeşil bina sertifika sistemlerindeki yansımalarını daha görünür hale getirmek, aynı zamanda yerel ve uluslararası mevzuatta bunun nasıl bir karşılığı olduğunu anlatmak ve farkındalığı artırmak önceliklerimiz arasında. Çünkü sektör bu konuyu sadece “uzak bir gelecek” gibi görürse geç kalır. Halbuki bu dönüşüm başladı ve giderek hızlanacak.
Özetle, 2053 hedefi açısından inşaat sektörünün sorumluluğu sadece daha verimli bina yapmak değil. Daha az karbonla üretmek, daha az karbonla inşa etmek ve bu yaklaşımı artık normal kabul etmek. Gömülü karbon da bunun en kritik parçalarından biri. Biz de ÇEDBİK olarak bu konuyu daha anlaşılır hale getirmek, daha fazla konuşulur hale getirmek ve sektörün dönüşümünü hızlandırmak için aktif şekilde çalışacağız.

Yeşil binaların finansmanında “Yeşil Mortgage” veya uluslararası fonların rolü nedir? Bankaların bu konudaki yaklaşımı ne durumda?
Yeşil binaların finansmanında hem Yeşil Mortgage gibi ürünlerin hem de uluslararası fonların aslında çok önemli bir rolü var. Çünkü dünyada sürdürülebilirlik tarafında gerçekten ciddi bir finansman akışı var. Yani doğru projeyi ortaya koyduğunuzda, düşük karbon, enerji verimliliği, dayanıklılık gibi başlıkları net şekilde gösterebildiğinizde uluslararası ölçekte erişilebilecek büyük kaynaklar mevcut. Bu aslında sektör için çok büyük bir fırsat.
Ama açık konuşmak gerekirse Türkiye’de gayrimenkul sektörü bu finansman imkanlarını henüz yeterince çeşitlendirebilmiş değil. Bunda hem piyasa koşullarının hem de yapısal bazı eksiklerin etkisi var. Sürdürülebilirlik kriterlerinin projelerde standart bir şekilde tanımlanması ve ölçülmesi konusu hâlâ tam oturmuş değil. Finans tarafı da bu alanda ürün geliştirmeye başladı ama henüz piyasada güçlü ve ölçekli bir karşılık oluşmuş değil.
Yeşil Mortgage tarafında Türkiye’de bazı denemeler yapıldı. Bankalar bu konuda adım attı, ürünler konuşuldu. Ama etkisi açıkçası çok sınırlı kaldı. Bugün geldiğimiz noktada ise özellikle konut kredilerindeki daralma nedeniyle sektör daha çok temel finansmana erişim sorunlarına odaklanıyor. Bu da Yeşil Mortgage gibi daha nitelikli ürünlerin gündeme gelmesini zorlaştırıyor.
Buna rağmen ben bu tablonun kalıcı olmadığını düşünüyorum. Çünkü dünyada sürdürülebilirlik finansmanı çok net bir yön haline geldi. Karbon, enerji verimliliği ve iklim riski artık finansal risk olarak görülüyor. Bankaların da bu dönüşümün dışında kalması mümkün değil. Önümüzdeki dönemde finans sektörünün bu alanda daha cesur ve daha kapsamlı açılımlar yapacağını düşünüyorum.
ÇEDBİK olarak biz de burada daha aktif bir rol üstlenmeyi hedefliyoruz. Özellikle uluslararası fonlara erişimde, bu fonların talep ettiği teknik kriterlerin doğru anlaşılması ve projelere doğru şekilde entegre edilmesi konusunda sektöre destek olmayı planlıyoruz. Yani sadece “finansman var” demek değil, bu finansmana erişebilmek için gerekli olan teknik çerçeveyi, performans göstergelerini ve doğrulama süreçlerini daha anlaşılır hale getirmek istiyoruz. Böylece hem bankalar hem yatırımcılar için sürdürülebilir projelerin finansmanı daha erişilebilir ve daha güvenilir hale gelebilir. dünyada bu işin kaynağı var, ilgisi var. Türkiye’de ise henüz bu potansiyeli tam kullanamıyoruz. ÇEDBİK olarak amacımız da bu boşluğu biraz olsun kapatmak ve sürdürülebilir projelerin finansmanla daha güçlü şekilde buluşmasına katkı vermek

Greenwashing kavramı artık mimarlık ve inşaat sektörü için de ciddi bir tartışma başlığı. Sizce bu sınır bugün yeterince net mi?
Bence greenwashing sınırı bugün hâlâ tam net değil. Hatta bu yüzden konu giderek büyüyor. Çünkü sürdürülebilirlik artık çok popüler bir alan ve herkes bu dilin içinde olmak istiyor. Ama bazı projelerde sürdürülebilirlik gerçekten işin içine gömülmüş bir yaklaşımken, bazılarında daha çok “sunumda iyi dursun” seviyesinde kalabiliyor. Bu da doğal olarak güven sorununu artırıyor.
Aslında sınırı netleştiren şey çok basit: ölçüm ve kanıt. Yani bir bina gerçekten daha az enerji tüketiyor mu, suyu daha verimli kullanıyor mu, karbonunu düşürüyor mu, kullanıcıya daha sağlıklı bir ortam sağlıyor mu… Bunlar ölçülüp gösterilebiliyorsa greenwashing riski azalıyor. Ama sadece güzel görseller, iddialı cümleler ve birkaç sembolik uygulama üzerinden “yeşil” deniyorsa, orada problem başlıyor.
Bir de şu var, greenwashing sadece pazarlama tarafında olmuyor. Bazen iyi niyetle başlanıyor ama süreç doğru yönetilmediği için sonuç yine zayıf kalabiliyor. Mesela proje tasarımda iddialı başlıyor ama uygulamada malzeme değişiyor, işletmede sistemler doğru çalıştırılmıyor, performans takip edilmiyor. Bu durumda da ortaya çıkan şey, kağıt üzerinde iyi ama gerçek hayatta zayıf bir sürdürülebilirlik oluyor.
Benim görüşüm şu: Önümüzdeki dönemde bu sınır daha netleşecek. Çünkü mevzuat tarafı daha fazla devreye giriyor, finans kuruluşları daha fazla veri istiyor, kiracılar ve kullanıcılar daha fazla sorguluyor. Yani “etiket” dönemi yavaş yavaş kapanıyor, “performans” dönemi başlıyor.
ÇEDBİK olarak bizim burada durduğumuz yer de belli. Biz sürdürülebilirlik iddiasının daha şeffaf, daha ölçülebilir ve daha doğrulanabilir hale gelmesi gerektiğini savunuyoruz. Greenwashing’i azaltmanın yolu, daha fazla denetim baskısı değil sadece, aynı zamanda sektöre doğru yöntemi öğretmek, iyi örnekleri çoğaltmak ve performans kültürünü normalleştirmek. Çünkü sürdürülebilirlik gerçekten sahada karşılığı olan bir iş olursa, greenwashing de kendiliğinden alan kaybeder.