Trendlerin Ötesinde, Yaşanmışlığın İzinde
Günümüz iç mimarlık pratiğinde sürdürülebilirlik çoğu zaman yalnızca malzeme seçimine indirgenirken, Yeşim Kozanlı Mimarlık bu kavramı zamanla değer kazanan mekânlar üretme sorumluluğu üzerinden okuyor. Ofisin yaklaşımı; trendlerden bağımsız, dayanıklılığı ve zamansızlığı merkeze alan, ışık–renk–doku birlikteliğiyle duyusal bir atmosfer kuran bütüncül bir tasarım dili öneriyor. Yerel üretimle kurulan bağ ve el işçiliğinin çağdaş yöntemlerle buluşturulması ise bu dili daha da güçlendiriyor. Bu söyleşide Yeşim Kozanlı Mimarlık ile; malzemenin dilinden lüksün yeniden tanımına, mekânsal sezgiden dijital araçların tasarım sürecine etkisine uzanan kapsamlı bir sohbet gerçekleştirdik.

Ofisinizin tasarım dilini oluşturan çekirdek felsefe nedir? Bu felsefeyi projelerinizde somut olarak nerelerde görüyoruz?
Tasarım pratiğimizin çekirdeğinde, mekânı yaşanmışlık, duygu ve zaman katmanlarıyla birlikte ele almak yer alıyor. Her projeyi, yere, bağlama ve kullanıcıya kulak vererek ilerleyen bir yolculuk olarak kurguluyoruz. Bu yaklaşım, mekânsal organizasyondan malzeme ve doku seçimlerine, ışığın kullanımı ve dolaşım senaryolarına kadar her ölçekte somutlaşıyor. Projelerimizde öne çıkan ortak özellik, her bağlam için yeniden yapılan dikkatli okuma ve mekânla kurulan özgün ilişki biçimi. Bu süreç, mekânın zaman içinde dönüşmesine ve kullanıcıyla birlikte anlam üretmesine açık, esnek bir yapı kurmamıza da imkân tanıyor.

‘‘Bizim için gerçek lüks hızlı tüketilmeyen, zamanla derinleşen ve kullanıcıyla birlikte anlam kazanan mekânlar yaratabilmekte yatıyor.’’
Malzeme sizin için neyi ifade ediyor? Güncel projelerinizde tekrar tekrar kullandığınız ya da özellikle keşfetmek istediğiniz malzeme türleri var mı? Malzeme seçiminde sizin için en belirleyici ölçüt nedir?
Malzemeyi hem sanatsal bağlamda estetikle ilişkilendiriyor hem de mimari açıdan hikâye taşıyan, yaşlanan ve mekânla birlikte dönüşen bir unsur olarak ele alıyoruz. Malzemenin kendi doğasının ve olanaklarının görünür olmasını önemsiyoruz; bu görünürlük, mekâna zamansızlık hissi kazandıran temel unsurlardan biri hâline geliyor. Doğal taşlar, ahşap, tekstil ve yerel üretim teknikleriyle sıkça çalışıyoruz; çünkü bu malzemeler mekânla güçlü bir bağ kuruyor ve kullanım süreciyle birlikte derinleşen bir karakter sunuyor. Güncel projelerde yerel el işçiliğini çağdaş üretim yöntemleriyle bir araya getirmek özellikle ilgimizi çekiyor. Malzeme seçiminde en belirleyici ölçütümüz ise, bulunduğu bağlamla ve kullanım senaryosuyla kurduğu dürüst ilişki.

Bugün sürdürülebilirlik mimarlık ve iç mimarlığın en çok konuşulan başlıklarından biri. Siz sürdürülebilirliği çok boyutlu bir kavram olarak ele alıyorsunuz. Lüks projelerde bu yaklaşımı hayata geçirmek ne ölçüde mümkün?
Sürdürülebilirliği teknik performansın ötesine geçen; etik, kültürel ve uzun vadeli bir sorumluluk alanı olarak ele alıyoruz. Lüks projelerde bu yaklaşım hem mümkün hem de giderek daha anlamlı hâle geliyor. Dayanıklı ve zamansız tasarım kararları almak, yerel üreticilerle çalışmak, gereksiz tüketimi azaltmak ve mekânın yıllar içinde değerini koruyacak bir yapı kurmak bu anlayışın temel adımlarını oluşturuyor. Aynı zamanda sürdürülebilirlik, mekânın bakım, kullanım ve dönüşüm süreçlerini de kapsayan bütüncül bir düşünme biçimini gerektiriyor. Bizim için gerçek lüks hızlı tüketilmeyen, zamanla derinleşen ve kullanıcıyla birlikte anlam kazanan mekânlar yaratabilmekte yatıyor.

‘‘Ofis olarak mesleki bilgi ve deneyimimiz arttıkça, yeni fikirler geliştirme ve mimarlık alanında söylem üretme alanlarımız da genişliyor.’’
Son yıllarda iç mimaride öne çıkan trendleri sormak isteriz. Size göre hangileri kalıcı, hangileri geçici?
Trendleri yakından takip ediyoruz ancak onları birebir uygulamak yerine her proje için süzgeçten geçirerek yeniden yorumluyoruz. Doğallık, mekânsal sadelik, iyi oranlar ve dengeli ışık kullanımı gibi kavramların zamana dirençli ve kalıcı olduğuna inanıyoruz. Buna karşılık, yalnızca ilk bakışta etki yaratmayı hedefleyen ve bağlamla yeterince ilişki kurmayan eğilimler genellikle kısa ömürlü oluyor. Kalıcılığı belirleyen unsur trendlerin mekânın kendi hikâyesi, bağlamı ve kullanım biçimiyle kurduğu uyum.
Rengin mekânda yarattığı duygusal etkiyi nasıl okuyorsunuz? Bir projede doğru renk paletini belirlerken sizi yönlendiren kriterler neler?
Renk, mekânın ruhunu doğrudan etkileyen güçlü bir araç. Renk paletini belirlerken önce mekânın ışığını, bulunduğu coğrafyayı ve kullanıcı deneyimini dikkate alıyoruz. Doğru renk paletine ulaşma süreci çoğunlukla sezgisel bir okumayla, hikâyenin bizi götürdüğü yerden başlıyor; ardından bu sezgisel yaklaşım teknik kararlarla netleşiyor. Örneğin suyun iyileştirici etkisini ele aldığımız projelerde mint ve yumuşak yeşil tonlarına yönelirken, Kaş Radisson gibi bağlamlarda toprağın ve peyzajın tonlarını mekâna taşımayı tercih ediyoruz.
Bu noktada, içeriye dışarıyı mı taşımak istediğimizi yoksa içeride bambaşka bir atmosfer mi kuracağımızı, dünyanın hangi hissini çağırmak istediğimizi, motiflerin ve tüm bileşenlerin birbiriyle nasıl konuşacağını tek tek değerlendiriyoruz. Bizim için doğru renk, mekânda uzun süre kalındığında bile yormayan ve mekânla doğal bir bağ kuran renktir.

Yapay zekâ ve dijital tasarım araçlarının mimarlıkta yaygınlaşması hakkındaki düşünceniz nedir? Sizce bu teknolojiler mimari üretimi zenginleştiriyor mu, yoksa tasarım sezgisini törpülüyor mu?
Dijital araçlar ve yapay zekâ, iyi kullanıldığında tasarım sürecini zenginleştiren güçlü destekler sunuyor. Ancak bunları sezginin yerine koymak yerine, sezgiyi besleyen araçlar olarak görmek gerekiyor. Biz bu teknolojileri araştırma, 3D eskizler yoluyla alternatif üretme ve görselleştirme aşamalarında kullanıyoruz; nihai kararlar hâlâ mekânsal deneyim ve insan ölçeği üzerinden şekilleniyor. Tasarımın kalbi hâlâ mekânı yaşanmışlık, duygu ve zaman katmanlarıyla birlikte ele almakta yatıyor.
Ulusal ve uluslararası birçok ödüle layık görülen projeleriniz var. Bu ödüller sizin için bir sonuç mu, yoksa tasarım sürecinizi besleyen bir motivasyon kaynağı mı? Ödül süreçlerinin üretim pratiğinize nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz?
Mimarlık ve tasarım, kentleri ve yaşam çevrelerini biçimlendiren; toplumsal hayatın bugünü ve geleceği üzerinde doğrudan etkisi olan bir alan. Bizler de bu alanda üretim yapan kişiler olarak, bilgi birikimimizi yaratıcılıkla birleştirerek hem meslek pratiğine hem de Türkiye’deki mimarlık ortamının uluslararası görünürlüğüne katkı sunmayı önemsiyoruz.
Tasarım ödüllerinin, mesleki katkıların görünür kılınmasında ve mimarlık ortamının gelişiminde önemli bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Güncel mimarlık ve tasarım kültürünü canlı tutarak yenilikçi fikirlerin ve tasarımların önünü açıyorlar. Aynı zamanda kamusal alanda mimarlık bilincini artırıyor ve ülkemizde üretilen mimari çalışmaların uluslararası platformlarda tanınmasına aracılık ediyorlar.
Ofis olarak mesleki bilgi ve deneyimimiz arttıkça, yeni fikirler geliştirme ve mimarlık alanında söylem üretme alanlarımız da genişliyor. Aldığımız ödülleri, bu fikirlerin meslek ortamında yankı bulmasını sağlayan önemli bir mecra olarak görüyoruz. Biz ödülleri yalnızca bir başarının teyidi olarak görmüyoruz. Aynı zamanda meslektaşlarımıza yeni bakış açıları kazandıran ve üretimi teşvik eden bir motivasyon kaynağı olarak görüyoruz.
Ödülleri bir sonuçtan çok, yapılan işin farklı ölçeklerde görünürlük kazanması olarak görüyorum. Elbette motive edici etkileri var; ancak tasarım sürecini yönlendiren temel unsur hiçbir zaman ödül hedefi olmuyor. Ödül süreçleri, geriye dönüp projelere eleştirel bir gözle bakmamıza ve pratiğimizi yeniden değerlendirmemize imkân tanıyor. Bu yönüyle, üretimi besleyen ve düşünsel derinliği artıran bir geri bildirim alanı yaratıyorlar.

Son dönemde üzerinde çalıştığınız projeler hakkında bilgi almak isteriz.
Son dönemde ağırlıklı olarak otel ve konaklama projeleri üzerinde çalışıyoruz; Londra’dan Dubai’ye, İstanbul Boğazı’ndan Prag’a uzanan farklı coğrafyalarda, her yere özgü hikâyeleri merkeze alan tasarımlar geliştiriyoruz. Bu projelerde mekânsal deneyimi zenginleştiren sanat entegrasyonları ve farklı uzmanlık alanlarıyla kurulan iş birlikleri önemli bir yer tutuyor. Her proje, bulunduğu bağlamla birlikte yeni bir düşünme biçimine imkan tanıyor.
Bu süreç, ofisimizin yalnızca mekânlar ve duyusal deneyimler tasarlayan değil, aynı zamanda kurumsal kimlik üreten bir yapı olarak gelişmesine yönelik yeni bir alan açtı. Bir iç mimarlık ve mimarlık ofisinin tasarımı bütüncül biçimde ele alabilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Artık tasarladığımız mekânların yalnızca fiziksel ve duyusal kurgusunu değil, bu yaklaşımı servis tasarımına doğru genişleten bir üretim pratiğine evriliyoruz.
‘‘Bir mekân bana “hâlâ kullanılıyorum, hâlâ seviliyorum ve eskidikçe güzelleşiyorum” dese, bu benim için yeterlidir.’’
Sizin bir projeniz ve yıllar sonra sizinle konuşuyor. Size ne dese ‘tamam, doğru yapmışım’ dersiniz? Hangi cümle, sizin için mimar olarak bir yapının huzurunu tanımlar?
Bir mekân bana “hâlâ kullanılıyorum, hâlâ seviliyorum ve eskidikçe güzelleşiyorum” dese, bu benim için yeterlidir. Bir yapının huzuru, içinde bulunan insanlara kendilerini rahat ve ait hissettirebilmesinde yatıyor. Zamanla anlam kazanan, aceleyle tüketilmeyen mekânlar üretmek benim tasarım anlayışımın özü. Bir tasarımcı olarak ise, tamamladığım bir projede en çok keyif aldığım an o mekânın insanlar tarafından gerçekten kullanıldığını, hayatlarının akışı içine karıştığını görmek. İnsanların orada vakit geçirirken rahatladıklarını, kendilerini iyi hissettiklerini ve mekânla sessiz, zahmetsiz bir bağ kurduklarını yüz ifadelerinden, duruşlarından ve hareketlerinden okuyabilmek benim için tasarımın en anlamlı karşılığı.