Maison&Objet'de Nesnelerin Değil, Mekânların Geleceği Konuşuluyor

Maison&Objet bence sadece bir “tasarım fuarı” değil; mekânın ruhuna dair kolektif bir düşünme alanı. Bu yıl Paris’te kurulan sahne, bunu bir kez daha hatırlattı. Standlarda öne çıkan şey ne tekil mobilyalar ne de gösterişli yüzeylerdi. Asıl mesele, mimarlıkla iç içe geçen bir tasarım anlayışının giderek güçlenmesiydi.

Fuarda dikkat çeken en belirgin eğilim, mimari ölçekte düşünülmüş objelerdi. Koltuklar birer yapı elemanı gibi kurgulanıyor, aydınlatmalar yalnızca ışık üretmiyor, mekânın sınırlarını yeniden tanımlıyordu. Tasarımcılar, “bu obje nereye yakışır?” sorusundan çok “bu obje mekânda neyi değiştirir?” sorusunu soruyordu ve açıkçası malzeme tercihleri de bu yaklaşımı destekliyordu. Doğal taş, masif ahşap, seramik ve metal yüzeyler; kusursuzluk iddiası taşımayan, dokusunu saklamayan halleriyle öne çıktı. Yüzeylerde pürüzler gizlenmedi, aksine tasarımın karakterine dönüştü. Maison&Objet’de bu yıl parlak olan şey, ciladan çok malzemenin kendisiydi.

Renkler

Renk paleti ise bağırmak yerine fısıldamayı seçti. Toprak tonları, kireç beyazları, dumansı griler ve bastırılmış yeşiller; mimari mekânlarda uzun süre yaşanabilecek bir atmosfer önerdi. Bu, hızlı trendlerin değil, zamana yayılan tasarımın fuarıydı. Bir anlamda Maison&Objet, “instagramlık” objelerle arasına mesafe koydu. Mimarlıkla kurulan bu yakın ilişki, fuarın sergileme biçiminde de hissedildi. Standlar geçici dekorlar gibi değil, küçük ölçekli mekân denemeleri gibiydi. Duvar, zemin ve ışık bir arada düşünülmüş; objeler bağlamından koparılmamıştı. Bu da Maison&Objet’yi bir alışveriş alanından çok, mimari fikirlerin test edildiği bir laboratuvara dönüştürdü.


Yorum yaz...

Teşekkür ederiz. Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.
Üzgünüm. Yorumunuz gönderilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
  • (Yayınlanmayacak)