Mimarlık Bazen Sadece Yavaşlamayı Öğretir

Dilhan Hız
Alpler’in ortasında, bembeyaz bir buz pistinin üzerinde beliren pembe aynalı bir atlıkarınca düşünün. İlk bakışta tuhaf, hatta biraz çocuksu. Pop art bir masal dünyası sanki. Ama yaklaştıkça durum değişiyor. Bu bir eğlence oyuncağı değil, adeta mimarlığın zamanla kurduğu ilişki üzerine sessiz bir deney. Carsten Höller’in Pink Mirror Carousel adlı işi, dönüyor ama acele etmiyor. Hatta bilerek yavaşlıyor. Öyle yavaş ki, içine bindiğinde “bir şey olacak mı?” diye beklerken aslında olan bitenin senin içinde gerçekleştiğini fark ediyorsun. Aydınlanma!
Atlıkarıncanın aynalı yüzeyi etrafındaki her şeyi çoğaltıyor; buzda kayan insanları, bekleyenleri, gökyüzünü ve seni. İçerideyken hem izleyen hem izlenen oluyorsun. Mimarlık burada bir nesne olmaktan çıkıyor, bir duruma dönüşüyor. Mekân sana bir şey göstermiyor, seni kendinle baş başa bırakıyor. Üstelik bunu bağırmadan, iddia etmeden, büyük cümleler kurmadan yapıyor.

İşin en çarpıcı tarafı da şu; bu yapının herhangi bir “işlev” iddiası yok. Isıtmıyor, korumuyor, yönlendirmiyor. Sadece var. Ve tam da bu yüzden mimarlık için güçlü bir soru soruyor: Bir mekânın anlamlı olması için mutlaka işe yaraması mı gerekir? Soru zor yerden...
Türkiye’de kamusal alan ve mimarlık söz konusu olduğunda hâlâ ölçü, program, metrekare ve bütçe konuşuyoruz. Elbette konuşalım. Ama Höller’in bu işi, mimarlığa farklı katmanlar ekliyor. Algı, zaman duygusu, bedenin mekânla kurduğu ilişki. Pembe aynalı atlıkarınca bize şunu hatırlatıyor: İnsan, mekânı sadece kullanmaz; içinde durur, bakar, sıkılır, düşünür, hatırlar. Özetle yaşar.
Bu atlıkarınca çocuklar için fazla yavaş, yetişkinler içinse fazla sessiz. Ama mimarlık açısından tam da bu arada durduğu için değerli. Ne tamamen oyun, ne tamamen sanat, ne de bildiğimiz anlamda yapı. Tanımlara sığmıyor. Sonuçta mimarlık her zaman bir şey inşa etmek zorunda değil.